25/05/2010 - 10:00
Meşgul Sinyali’nin ilk zamanlarında bir yazı yazmıştım: “Türkiye’de Tasarım ve Değerlendirmesi”. Hala, arama motorundan en çok hiti bu yazıya alıyoruz. Daha sonradan bunun sebebini araştırdığımda, Türkiye’den ciddi anlamda tasarım “makale”si çıkmadığını farkettim.
Şimdiden uyarayım, “ben tasarımcıyım, oldum” diyenler bu yazıyı okumasın. Ayrıca bu da o meşhur uzun yazılarımdan biri olacak, her ne kadar herkes bana uzun yazdığım için şikayetlerini belirtse de kelimelerimi yoğunlaştırmak ve anlatmak istediğim şeyleri sığlaştırmak istemiyorum. Bir yandan da tarz meselesi, hedef kitle seçiyorum.
Konuyu tam anlamıyla anlatabilmek adına biraz dağıtacağım önce, ancak daha sonra yeterince toparlayacağımdan emin olabilirsiniz.
Arthur Schopenhauer:
“Düşüncelerini incelemek yerine bir filozofun yaşam öyküsünü okumak, bir tablonun kendisini ihmal edip yalnızca çerçevesinin biçimine dikkat kesilmekten; iyi veya kötü oyulup oyulmadığını, yaldızının kaça mal olduğunu tartışmaktan farksızdır.”
Bizimki gibi modernizasyon anlamında 3. Dünya ülkesi sayılabilecek olan ülkelerde tasarıma hak ettiği değerin verilmesi şart, bir “collective” lazım (collective = ortak girişim). Devlet destekli yapıların “sığ” düşünce değiş tokuşundan başka hiçbir işe yaramadığını ve ilgili derneklerin de “aktivite” değil, “itibar” dernekleri olduğu düşünülürse, bu bahsettiğim “collective” ancak ülkemizdeki “tasarımcılar” tarafından bir sivil inisiyatif olarak başlayıp, özel sektörün dikkatini çekebilir.
Bundan yaklaşık 2 sene önce bu “collective” olgusu ile ilgili araştırma yapmıştım ve o zamanlar bir yandan da “Grafik Tasarım Felsefesi” dersleri veriyordum. Projelendirmesini dahi hazırladığım ve sınırlarını birçok insanla görüşerek belirlediğimiz bu projelendirme, şu an dahi evimde diğer projelerle birlikte “yatıyor”. Çok fazla kapı çaldım bu proje için, belediyelerle bile görüştüm ancak bir türlü sonuç çıkaramadım. Şimdi ise keşke zamanım olsa, bu “collective” fikrini birilerine satabileceğimden (yani kendime yandaş bulabileceğimden) eminim.
Ülkede dernek anlamında ciddi çalışan tek bir kurum görüyorum, Reklam Yaratıcıları Derneği. Benim de üyelerinden biri olduğum bu dernek, geçtiğimiz senelerde pek çok yarışma, konferans, seminer v.b. yapmış olmakla birlikte, maalesef bahsettiğim “collective” tanımına, bünyesinde “Reklam İşçileri”ni barındırdığı için girmiyor. Ancak o “Reklam İşçileri” de Türkiye’deki tasarım anlayışı konusunda zaten ilgili taraflardan biri olmalı.
Çünkü dijtal pazarlama, geleneksel reklam, dijital reklam ve daha birçok konu, bu modern zamanda artık ancak “tasarım” ile ilerleyebilir ve olması gereken seviyeye gelebilir. Nitekim, buradan da bir “spoiler” vermek gerekirse, RYD’nde yaptığımız görüşmelerde, 30 Mayıs’daki kongreden sonra RYD tekrar “aktif” hale gelecek. Sanırım ben de “aktif” rol alanlardan biri olacağım ya da olmak istiyorum.
Bahsettiğim “design collective” ise, sadece tasarımcılardan oluşan bir yapı. Nasılki Amerika gibi ülkelerde, diğer doktorlara “case study” olsun diye doktorların yazdıkları makaleler “saygıdeğer” ve önemlilerse, dünyanın pek çok yerinde tasarım konusunda yazılan makaleler de o kadar değerli aslında. Sadece 3. Dünya ülkelerinde değil. Tezlerden bahsetmiyorum, yanlış anlaşılmak istemem. Doktora tezi tadında yazıtlar değerli, bazıları gerçekten çok güzel. Ancak ben daha çok samimi ve “pratikte uygulanabilen” meselelerden bahsediyorum. Mesela Türkiye’de bir Philippe Starck olsun ve büyük bir marka için “Logo” yapsın. Sonra da herkes yararlansın diye bir “case study” yazsın. Ya da bu teori pek çok şekilde uygulanabilir. Hayalgücünüze kalmış.
Ben şimdiye kadar çokça İstanbul’da iş yaptığım ve bağlantılarımın da büyük yüzdesi burada olduğu için İstanbul piyasasından başkasını bilmiyorum. O yüzden de vereceğim örnekleri ülkemiz geneli İstanbul özeli üzerinden vereceğim.
Yeni tanıştığım insanların yüzde 30’undan, “ne iş yapıyorsun?” soruma karşılık aldığım cevap “tasarımcıyım”. Açık söylüyorum. Tasarım disiplinlerinden haberdar olmayan pek çok “tasarımcı” görüyorum, tanıyorum. Grafik Tasarım’ın bu derece “ucuzlaması” de işte bu yüzden.
Oysa ki birçok tasarım disiplini var: “Tekstil Tasarımı”, “Endüstriyel Tasarım”, “Araba Tasarımı”, “Makine Tasarımı”, “Vitrin ve Fuar Standı Tasarımı”, “Grafik Tasarım”, “Görsel İletişim Tasarımı”, “Paketleme Tasarımı”, “Ürün Tasarımı”. Hatta “Mimarlık”ın bile bir tasarım disiplini olduğunu biliyor muydunuz?
Elbette yukarıdaki liste birçok farklı kurum tarafından, birçok farklı şekilde kategorize ediliyor. Yani kimi kurumlar “Grafik Tasarım” disiplinini “Görsel İletişim Tasarımı” disiplininin alt kategorisi olarak tanımlıyor. O konuya takılmayalım.
Ancak dönmek istediğim mesele, “Tasarımcıyım” meselesi. Yani o güne kadar sadece Grafik Tasarım ürünü üretmiş olan herhangi biri, kendini “Grafik Tasarımcıyım” diye değil de “Tasarımcıyım” olarak nitelendiriyor. Hatta şimdilerde herkeste bir “titr” meselesi de var. Kimisi de “job description” anlamında “Interface Designer” (Arayüz Tasarımcısı, bir web tasarım kolu denilse, herhangi bir tasarım disiplininin içine yedirilebilir mi?) olmuş, o güne kadar sadece web arayüzleri tasarlamış (Kullanılabilirlik ve “User Flow” konularına bizim ülkemizde yeterince önem veriliyor mu?) birisi de kendini “Tasarımcı” olarak nitelendiriyor.
Söylemek istediğim, kimsenin kendini nasıl nitelendirdiğini umursadığım değil, ancak ülke olarak tasarıma değer verip endüstriyel bir atlama yapabilirsek, bu bizi hem daha eğitimli, hem de daha saygıdeğer yapacak. Hayatında hiç matbaa kokusu almamış “Art Director”lerin, birçok kataloglar tasarladığını gördüm, gerçek baskı renklerini ayarlamak için “deneme-yanılma” yöntemi uygulayan “Tasarımcılar”. Ama o iş öyle değil.
Zaten yazının başında Schopenhauer’den bir söz yazmıştım ya, işte o sözü düşünüyorum zaman zaman.
Bizim ülkemiz gibi ülkelerde “tasarımcı” olmak, “çok fazla tasarım ürününe bakmak”tan ibaret gibi. Tasarım konusunun altındaki o muazzam bilgi tabanından çok az kişinin haberi var. Eski “Grafiker” (kendilerini öyle nitelendiriyorlardı) abilerimiz, bu işin abecesini de bilirlerdi. Ama şimdikiler okullarda “Art, Culture and Society” dersi işleyip tasarımcı oluyorlar.
Bilmeyenler için söyleyeyim, ben de Bahçeşehir Üniversitesi’nin Görsel İletişim Tasarımı Bölümü’nde okudum. Aldığımız dersler arasında bize “tasarım disiplinlerini” anlatan bir ders hiç olmadı. “Basic Design I” ve “Basic Design II” derslerinde ise (sözde) tasarım ürünleri ürettik ancak hiçbiri “uygulanabilir” değillerdi. Çünkü işlerimizi karşısına çıkarıp “puan almaya” çalıştığımız grup (hocalar grubu) “en yaratıcı fikre” not verirdi. Evet, tasarım fikirle değer kazanır. Ancak sadece fikir de değildir, aynı zamanda bir “look and feel” konusu var ki, modern zamanda asla unutulmamalı. “Eye-Flow”, “Look and Feel”, “Usability”, “Testing”, “Application”, “Production” gibi konular da unutulmamalı.
Yani söylemek istediğim, okullarda verilen “Tasarım” eğitimleri de eksik ve garip bizimki gibi ülkelerde. Sanat ve Tasarım arasındaki o hem ince hem muazzam olan fark, artık “Tasarım Öğretmenleri” tarafından dahi karıştırılıyor olmuş. O yüzden de adına “Kavramsal Tasarım” dedikleri pek çok ürün üretir olmuşlar. Dikkatinizi çekerim, pek çok tasarım öğrencisi “kavramsal tasarım” ve “konsept fotoğraf” kelimeleri ile öğrenim görüyorlar. Konsept fotoğraf ne demektir? Ne ki bu? Yeni birşey mi? Ya da Konsept Tasarım ne demektir? Ne zamandır beri var?
Konsept tasarım diye bir şey yok arkadaşlar, “Dijital Sanatlar” var. Konsept fotoğraf diye bir şey de yok, “Retouch” var, “Saturation” gibi ayarlamalar var.
Tabi bir de ülkemizde maalesef şöyle bir durum var ki, o daha da vahim. Benim gibi, bu tarz konuları eleştiren ya da eleştirmeyip blgi vermeye çalışan kişiler ya da kurumlar da “üvey evlat” muamelesi görüyor.
Markaların kendilerine ajans seçerken yaptıkları araştırmalar, onları her seferinde 2-3 farklı dijital ajans ve 2-3 farklı geleneksel reklam ajansına sürüklüyor. Spesifik ajanslardan bahsetmiyorum. Anlatayım: söylemek istediğim, artık bir markanın 2-3 farklı reklam ve dijital ajansı var. Öylesi karışıyor ki herşey, artık işler şu duruma gelmiş: “Bize 2 güne kadar reklam filmi lazım, konu ‘X’, Recep İvedik’i oynatalım” (Recep İvedik nedir? Ayrı bir toplumsal inceleme konusudur). Marka bunu söylerken, reklam ajansı da yaparken, tasarımın değeri tabii ki olmaz.
“Wireframe” yok, “Testing” yok, “Double-Testing” yok, “Analysis” yok, “Trending” yok, yok da yok. Kafasına göre resmen. Herhangi bir reklam ajansında üst kademede çalışmış biri değilseniz, bu söylediğime inanmakta güçlük çekebilirsiniz. Ancak “yüksek kaşeler”, “baştansavma işler”, “yetersiz analiz”, “yetersiz test” ve daha niceleri.
Sonra Tasarım konusunun uzmanı abilerimiz “laf söylesin”, iş bilmeyen kim varsa, itibar etmediği gibi çamur da atmaya kalkar. Grafik Tasarım dergisi gibi ilk gününden beri gerçek anlamda Tasarım konusunu abecesi ile anlatan bir dergi de üvey evlat muamelesi görür.
Üniversite konusuna geri dönecek olursak, Tasarım eğitimi veren kurumların, eksik kaldığı birçok konuya rağmen, keşke işleseler diye düşündüğüm “Uygulanabilirlik” konusunu anlatmamız lazım.
Başka bir gün umarım Meşgul Sinyali’nde “Yaratıcı Proses” tadında bir yazı da yazacağım, ancak daha önce bir iki yazımda da belirttiğim gibi, “yaratıcılık, uygulanabilir olmadığı sürece hiçbirşeydir”.
Üniversite verilen tasarım eğitiminde, uygulanabilirlik konusuna özen gösterilmediği için, mezun olan tüm “potansiyel tasarımcılar”, piyasada “sudan çıkmış balığa dönüyorlar”. Sebebi ise basit, piyasa “satan” ve “uygulanabilir” olan işlere değer veriyor. Zaten öyle olmalı da.
İşte bu sebeplerden dolayı da, Grafik Tasarım değersizleşiyor ve yanında diğer tasarım disiplinlerini de sürüklüyor. Ancak bu konunun bir yandan “toplumsal olan” ile de yakın bir ilişkisi var, ancak bu konuyu da okuduğunuz yazının devamı olan ikinci yazımda yazıyor olacağım. Bahsettiğim çizgi dansı, bu sefer tasarım ve toplumsal arasında yaşanıyor ve bu konunun birkaç tarafı da var: RYD, Grafik Tasarım Dergisi, Marka dergileri, dijital pazarlama, sosyal medya ve daha birçok konu. Collective konusuna geri döneceğimden de emin olun.
Konunun devamını ise 3 güne kadar yazmış olacağım. Şimdilik hoşçakalın.
Tasarım’ın Türkiye’deki Çizgi Dansı ve Grafik Tasarım’ın Değersizleştirilmesi
Bu yazıya yapılan yorumları RSS beslemesi ile takip edebilirsiniz.









(9 kere puan verilmiş, ortalama: 5 üzerinden 4,22 )
![Okuyucularımıza Hediye: Yeni Medya’nın Felsefesi [E-Kitap]](http://www.mesgulsinyali.com/wp-content/uploads/2010/08/e-kitap.jpg)
Merhabalar,
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine yazınızı okudum. Ben de, adı üzerinde dahi kesinlik olmayan bu mesleği yapmaya çalışıyorum. Tek bilmek istediğim bu mesleğin doğru adı. Her ne kadar “Grafik Tasarımcı” ifadesi en yaygın kullanım olarak karşımıza çıkıyor olsa da Türk Dil Kurumu bunun yerine “Grafik Tasarımcısı” demeyi tercih ediyor. Şimdi biz neyiz? “Grafik Tasarımcı” mı, yoksa “Grafik Tasarımcısı” mı?
Beğendiniz mi?
0
0
Ali merhaba;
Tabi hocalarımıza da sormak lazım ama, sanki senin gösterdiğin ve TDK’nun söylediği gibi “Grafik Tasarımcısı” daha doğru gibi görünüyor bana da. Demek ki yazımda yanlış kullanmışım, affola.
Beğendiniz mi?
0
0
yazının başındaki “collective”in kafamda oluşturduğu resimle yazının sonu çakışınca soru işaretleri çıktı.
akademik olarak sanat ya da herhangi bir tasarım eğitimi almadım ama şansım, internetle büyümek oldu, kendi kendini yetiştirmenin eskiye nazaran çok daha rahat olduğu bir dönem. okullardaki eğitimi de dışardan gözledim, olduğu kadar. arkadaşlar, çevre… ortaya çıkan çalışmaların yaratıcılığı ve keyfi müthiş boyutlara çıkabiliyor ama “vcd kafası” müşterinin/hedef kitlenin kafasında çoğunlukla bir yer etmiyor, doğal olarak.
acaba ben mi yanlış anladım ama; bahsi geçen “collective”in, yazının sonundaki “zaten öyle olmalı da” gerekliliğini yıkmayı amaçlaması gerekmez mi ? Piyasayı, tasarımcının kafasına yakınlaştırması yani. Tamam adamlar bizden kaç yıl önde gidiyorlar ama “diğerleri” yaptıktan sonra güzel olan web2.0 trendleri, önce Türk yapsa beğenilir miydi bu piyasa mantığıyla ? Öyle olsun istiyorsak tasarımcıyı piyasanın kucağına atmak yerine bazı şeyleri hatta bir çok şeyi onun yaratıcılığına bıraksak/bıraktırtsak ? Mark Weaver yapınca “sick” olan, New York Times’da yayınlanan iş; biz yapınca “bu ne be” olmasa mesela. Ya da Prologue imzalı olduğuna emin olduğumuz videoları, önce bizimkiler yapmaya cesaret edebilse ? Yabancı tasarımcıya duyulan saygı ve güven, buradakine de duyulsa.
dediğim gibi belki de aynı şeyleri söylüyoruz ama, collecive – “tasarımcı” ve okullar arasındaki geçiş hızlı olunca ben kaçırdım bazı noktaları.
Beğendiniz mi?
0
0
zajebiscie
aynen dediğin gibi oluyor, peki neden.
matbaalar
- abi 1000 tane bastır logo bedava
- 5000 tane bastır tasarım bedava
hatta
- abi sen işi bize ver biz tüm tasarımları bedava yaparız yeterki iş getir…
o zaman da firma, şirket, kurum ne yapıyor sen oturup bir logo için 1 ay harcamışsın
- güzel borcumuz
- xxxxx lira
-yuh be kardeşim zalazingo matbaasına afişleri yaptırdım bedavaya zaten yapıyorlar, al şu üç beşi yeter sana
tarz bu
- bana mutluluğun tasarımını yapabilir misin ?
- mutluluğun tasarımını alacak paran var mı ?
Diğer mevzu:
tasarı
tasarım
tasarımcı
ne, kim, nasıl, ne yapar, nasıl yapar, nasıl yapmalı, kimlerle yapar, kimlere yapar,
tasarı nedir, nasıl yapılır ki tasarım olur bunun değeri nasıl anlaşılır, müzeye mi koymalı, seri üretime mi geçmeli, çöp kutusunu mu seçmeli…
bunları kim bilir?
bunlar bilinmeli midir?
Beğendiniz mi?
0
0