Başlığa takılıp kalmasını istemem hiçbir okuyucumun, ancak derdimi anlatabilmek için önce “tüketim” olgusundan kısaca bahsetmem gerekli, çünkü bu yazımda konuyu biraz dağıtabilirim.
Tüketim, gereksinimler düzeniyle ilgili bir şey olsaydı tatmin olmayla sonuçlanması gerekirdi, zira insanlar her geçen gün daha çok tüketmek istemektedirler. İnsanların tüketime zorlanmasının ya da insanların tüketmesinin herhangi bir psikolojik zorunluluk ya da basit bir itibar kuralıyla ilişkisi yoktur. Tüketimin hiç sona ermeyecek bir enerjiye sahip görünmesinin kökeninde, istekler evreninin insanı hep düş kırıklığına uğratması vardır.
Markaların dijital ortamlarda yaptığı ya da yapacağı malum sosyal medya kampanyaları, marka bilinirliğini artırmaya yönelik çalışmaları, markayı dijitalde konumlama çalışmaları ve buna benzer tüm projeleri, insanlar hayal kırıklığına uğradığı için çoğu zaman çöpe gidiyor.
Yukarıdaki teorimi açıklama için önce şöyle bir örnek vermeliyim.
Facebook’un tasarımında belli zaman aralıkları ile yapılan değişiklikler, insanların Facebook’u beyinlerinde otomatize etmemelerini sağlamak için aslında. Çünkü kullanıcı Facebook görüntüsüne ne kadar alışırsa, bakmaktan hiç hoşlanmadığı reklam sütununu beyninden silmiş olacak ve doğal olarak Facebook reklamları iş yapmayacak.
İnternetin geneli için de geçerli yukarıdaki örnek, insanlar internette ne kadar fazla birbirinin aynısı iş görürlerse, o işleri o kadar otomatize ederler ve bu otomatize etme işlemi de beklentilerini yükseltir. Beklentisi yüksek olan kullanıcıların karşısına da, herhangi bir marka, başka dijital pazarlama projeleri ile belli ortak noktalara sahip bir proje ile çıkarsa, markanın yaptığı bu projeyi daha önce görmüş olduğunu düşünen kullanıcı, projeyi çöpe atacaktır.
İnternet kullanıcılarının hiçbirinde tatmin duygusu yok.
Çünkü her gün birbirinden farklı yüzlerce imaja, reklama, yazıya maruz kalıyorlar. Projelerin farklılığı, insanları çekiyor.
Ancak bu sefer de yaratıcı proje eksikliği gibi bir sorun doğuyor. Dijital pazarlama danışmanları ya da ajansları, yeterince yaratıcı projeler üretemiyorlar.
Yukarıdaki sorunları zaten piyasada az çok yeri olan ve bir yoruma sahip olan herkes biliyor.
Gelelim asıl konumuza.
Ülker.
Ülker ve Ülker’in dijital medyada izlemeye çalıştığı yol.
Kendimi yanlış anlatmayı hiç istemem, çünkü lafım Ülker’in ajanslarına ya da kendisine değil. Amacım sadece örnek üzerinden ilerlemek ve son zamanların dijital medyada en çok irdelenen markası da Ülker. Hepsi bu.
Ülker, herkesin de gördüğü üzere, dijital medyada bir varlığının olmasını istiyor.
“Yaman Gezgin Kayboldu” gibi Türkiye’de hala geçilemeyen bir başarıya sahip olan projeyi ürettikten sonra maalesef varlığını tam anlamıyla göremediğimiz Ülker, şimdilerde, en çok bloggerların tartıştığı şekliyle, anlaşılmaz bir strateji ile ilerliyor.
Ülker, “Mutlu Bir An” sloganı altında belli bir konumlama yapmaya çalışıyor bildiğiniz, gördüğünüz üzere. Şahsen TV reklamlarından, “gülen suratın Ülker logosuna dönüştüğü ‘morph’una” kadar sevmediğim, sevemediğim bir konumlama. Bana göre fazlasıyla ucuz görünüyor. Ancak insanlar çok sevdiler, demek ki doğru bir iş yapmışlar. Benim artık Ülker logolu bir ürün gördüğümde aklıma “vapurda gazoz içen ve dişleri olmayan o amca” geliyor (ki çok itici bir görüntü, hiç samimi değil), ancak hedef kitleyi fazlasıyla çektiği de aşikâr.
Ancak dijital medya ayağında bazı görünegelen yanlışları var Ülker’in. Dijital medya ve dijital pazarlama konusunun profesörü değilim ama yorumlamak benim için de fikir jimnastiği olacaktır, orası kesin.
Dijital ortamda konumlamasını yapmaya çalışan Ülker, önce Friendfeed’deki tartışmalara gösterdiği “eleştiriye kapalı yüzünü”, bazı bloggerlara gönderdiği “kişiselleştirilmiş hediye paketleri” ile “gülen bir yüze” yani “mutlu bir an”a dönüştürmeye çalıştı. Benim duyduğum, Ülker’in hukuk departmanının bir ara Friendfeed’e dava açmayı hazırlandığıydı. Ancak bloggerlara gönderdiği paketlerle hemen bu olası yanlış hareketten sıyrılmak istedi. Bu sefer de baltayı taşa vurdu. Çünkü bu ülkede kendini “influencer” olarak konumlamaya çalışan, kendini öyle gören maalesef bir sürü blogger var. Bu yüzden de hediye paketi göndermediği diğer bloggerları karşısına almış oldu.
Marka, bu sayede hem kendi hakkında olumsuz konuşturmuş oldu, hem de markanın dijital pazarlama danışmanlarının hakkında da olumsuz konuşmalara sebep oldu. Ben bu meseleyi eksik planlamaya bağlıyorum.
Çünkü eğer yazımın ilk bölümlerinde anlattıklarıma dönersem, insanlar daha önce örneğini gördükleri projelere doydular. Tüketim toplumunda tatmin duygusu olmadığı için de, insanlar konuşmaya başladı.
Şu saatten sonra Ülker’in yapması gereken, belki de en önce strateji olmalı. Göründüğü üzere şu anda izledikleri strateji onlara yarar sağlamıyor.
Geçen gün, Friendfeed’deki bir diğer Ülker tartışmasına ben de girmiş bulundum ve o günün akşamında telefonda Promoqube’un sahibi Özgür Alaz ile görüştük. Özgür Alaz, Marketallica ile kendini kanıtlamış bir blogger ve Promoqube ile de Türkiye’nin onlarca büyük markasına hizmet veren bir dijital pazarlama uzmanı. O malum tartışmada, eksik bilgi ile yorum yaptığımı düşündüğü için bana ulaştı ve kendisini, kendi konusunda haklı buldum. Kendisine telefonda söylediklerimi burada da söylemek isterim.
Hepimiz, şu anda yapıyor olduğumuz danışmanlık işlerini yapıyorken, bir yandan müşterimiz olan markayı, diğer yandan ise her zaman tüketiciyi düşünmek zorundayız. Bu yüzden de objektif olmalıyız. Şahsen, ürününe güvenmediğim bir markayı savunamayacağımı ya da pazarlayamayacağımı bilirim. O anlamda Ülker, hem Türkiye Cumhuriyeti ekonomisine kazandırdıkları ile, hem yarattığı istihdam ile, hem de ürettiği binlerce çeşit ürünü ile ülkemizin en değerli markalarından biri, su götürmez. Diğer yandan ise strateji eksikliğinden mütevellit, karşılaştığı olumsuz yorumları da o anlamda kabul etmesi ve yaptıklarının arkasında durması gerekiyor.
Çünkü insanlar artık birbirinin aynı olan her şeye doydu ve daha fazlasını istiyor, yarın, bugüne göre daha da fazla isteyecek.
p.s.: Bir fikir: Ülker, bloggerlara hediye paketi göndermek yerine (ki artık blogger olma olgusu da ayağa düştüğüne göre) (güzel içerik üreten bloggerlara lafım yok, neye göre güzel tartışmasına ise hiç girmeyeceğim) dijital ortamdaki yandaşlarını (fanlarını ya da gelmek isteyenleri), adını kendi belirleyeceği bir “venue”de konseptini yine kendinin belirleyeceği bir eğlenceye davet edebilirdi mesela. Bu sayede insanların önüne bir seçim yapma şansı yerleştirmiş olurdu ve kimsenin kalbini kırmadığı gibi, olumsuz yorumların da önünü kapamış olurdu.
p.s.#2: Objektif olmaya çalıştım, sürç-i lisan ettiysem affola.
Tüm yorumları yorum beslemesi ile takip edebilirsiniz.
Blogunuzu ilk açıldığı günden beri takip ediyorum yorum yazmak daha yeni kısmet oldu.
Ülker markasının acaba sosyal medyada olmasına gerek var mıydı? Marka genel olarak çok fazla sponsorluk veren bir marka sportif olsun sosyal sorumluluk olsun. Zaten yeterince kendini anlatmaya çalışıyor.
Tamam sosyal medyada olmaya karar verdiler fakat neden friendfeed gibi kaynar kazandan başlamak istediler ya da friendfeed’in dahil olduğu bir proje ile bu işe başladılar?
Kaynar kazan benzetmemin nedeni şu ; friendfeed’in yapısı gereği insanlarla çok fazla şekilde tartışma durumu oluyor. Şahıslar rahatsız olduklarını engelleyebilir fakat markalar için bu hoş karşılanmayabilir. Friendfeed gerçekten de başlangıç noktası olarak doğru yer mi?
Belki de bu yapılanlar proje falan değildir sadece biz buradayız insanları önemsiyoruz gibi bir şey mi?
Saygılar.
Beğendiniz mi?
0
0
Merhaba Cemil, takip ettiğin çok teşekkür ederim öncelikle. Kaliteli içerik üretmeye çalışıyoruz.
Sadece Ülker değil, kendini ispatlamış ya da ispatlamamış tüm markalar, tüketici ile yani mevcut ya da potansiyel müşterileri ile içiçe olmalılar zaten.
Ancak bu içiçe olma durumu, tamamen stratejiye bağlı olmalı. Her ne kadar Ülker, projelerini Friendfeed için özel yapmış olmasa da, bloggerlar çokça Friendfeed’de tartışıyorlar bu tarz konuları, ortam rahat ve herşey “an”lık.
O anlamda, Ülker’in çok daha güçlü bir strateji izlemesi gerekiyordu, ki o yüzden zaten oklara hedef oldu.
Bir de bu işin başka bir yanı da var. Ülker, “Marka” ve “Alt-Marka” olgusunu “Alt-Markanın Grubu” hatta “Alt-Markanın Grubunun Grubu” şeklinde açtı. Eğer o plana göre gidiyorsa Dijital Mecrada da, o da yanlış olurdu.
Ülker gibi bir markanın, aslında tüm markaların, tüketicinin kalbine yerleşebilmesi için, çok güçlü stratejiler izlemesi gerek, bu da kolay bir iş değil.
Modern zaman insanı, gün içinde 10 kere “up”, 10 kere de “down” olabiliyor. Bu up-down durumu, istekleri etkiliyor, bu etkileme yüzünden markalar yara alabiliyor. Çünkü “influencer” önemli, etkileyici olan unsur “olumsuz” söylerse, insanlar aynı olumsuzu takip edebiliyor.
Bu yüzden de “seçim” sunulmalı. Yani tüketiciyi bir şeyi yapması için zorlamalı herhangi bir marka. Bu seçimin reklamını yapmak ya da stratejisini oluşturmak, nispetle daha kolay.
Sevgiler.
Beğendiniz mi?
0
0
Cevabınız için teşekkür ederim.
“Davet düzenleme” önerisini getirmişsiniz acaba bu sefer davetlere hep aynı insanlar gidiyor eleştirisini almaz mıydılar? (Bu tarz bir tartışma ff de yapılmıştı yine hep aynı yüzler görüyoruz üzerinden başka bir proje için)
Friendfeed’te davetlere katılabilecek kişiler belli(ulaşım , konaklama vs. nedenlerden dolayı) olduğundan böyle bir eleştiri getirilebilir mi diye sordum.
Bir de acaba kötü intibah bıraktığı diğer kullanıcılara ulaşıp gönüllerini almışlar mıdır? Yoksa o kullanıcılar gözünde tamamen artık bir “hatemark” mı olmuştur ülker. Sosyal medya bu kadar çabuk nefret edebilir mi?
Saygılar.
Beğendiniz mi?
0
0
Friendfeed’i bir kampanya mecrası olarak düşünme. Hiç kimse düşünmemeli. Friendfeed içine kapalı bir sistem. Türkiye’de internet kullanıcısı topluluk Friendfeed’deki Türkler’den çok çok daha fazla sayıda. Friendfeed, belki bir anlamda içinde daha bilinçli kullanıcı barındırıyor olabilir (ki bu konu da tartışılır).
Benim bahsettiğim, dijital bir davet daha çok. internet kullanan herkesi davet etmek gibi. O yüzden bir “venue”de düzenlenebilir nitekim. Ayrıca “hatemark” demişsin. Hatemark, çok dolu bir tabir. Dijital terim sözlüğümüze henüz girdiği için çok popüler bir kullanım olmasına rağmen, Ülker için “hatemark” tabiri kullanılamaz. Çünkü Ülker, yüzbinlerce aileye direkt ya da dolaylı yoldan kazanç sağlayan, istihdam yaratan bir marka. Aynı şekilde dünyanın bir sürü ülkesine de ihracat yapan ve Türkiye’de bir sürü farklı sektörde yüksek paydayı kapan ya da bunun için yarışan bir kurum. Böyle bir kurumun “hatemark”lığından söz edilemez.
Ancak yine de elzem olan konu bu değil.
Konu, sosyal medya dedikleri olguyu “küçük” görmeleri. İçine kapalı bir sistem olan Friendfeed’i baz alarak yapılabilecek herhangi bir kampanya, zaten “Rixos Hotel” örneğinde ve bir kaç örnekte de görüldüğü üzere işe yaramaz ve yarardan fazla zarar getirir.
Sosyal Medya, geleneksel medyanın dijital olanı değil mi? Öyleyse, geleneksel medyanın takipçilerini televizyon izleyicileri, gazete ve dergi okuyucuları, v.s.. olarak nitelendirirsek, sosyal medyayı da internet kullanıcıları olarak nitelendirmek zorunda değil miyiz? Friendfeed, Türkiye’deki tüm internet kullanıcılarının kullandığı bir mecra değil ki. Forum, Blog, Sosyal Ağ (Facebook, Yonja, Gayet.net, v.s..), Bilgilendirici siteler (Ekşi sözlük, Wiki v.s..) daha neler var neler.
O yüzden, strateji, insana dair olmalı diye düşünüyorum.
Sevgiler.
Beğendiniz mi?
0
0
Friendfeed konusunda haklısınız. Bir çok facebook grubundan bile ufak bir kitle fakat bilinçli(tartışmaya açık olduğunu belirtiniz katılıyorum bu konuya da) ve etki alanı büyük kullanıcılara sahip(neredeyse her kullanıcının internette bir alanı var blog vs.). O yüzden ff’nin de kullanıldığı kampanyaların riski büyük olmakla beraber bu riskle beraber getirisi(eğer olursa) büyük olmuyor mu? ff her ne kadar kapalı olsa da bir çok kullanıcı bu durumu blogları yardımıyla dışarı açılarak değiştirmiyor mu?
Elbette sadece friendfeed kullanılarak yapılan bir proje düşünülemez. Misal forumlarında içinde olduğu bir proje duymadım ben. Bir çok sosyal ağ göz ardı ederek bir çok iş yapılıyor. Kullanıcı odaklı olması gerekli kesinlikle bu konuda anlaşamadığımız bir şey yok.
Marka konusunda genel olarak bir nefretten değil de kişisel nefretten söz etmek istedim. Ülker’in büyüklüğünü tartışmak haddime değil zaten. Sadece sosyal medya kullanıcıları bu kadar çabuk nefret edebilir mi diye merak ettim. Marka bu kullanıcıları sonsuza dek kaybetti mi ?
Her sorduğum soruya cevap verdiğiniz için teşekkür ederim benim için gayet bilgilendirici olan bir konuşma oluyor.
Saygılar.
Beğendiniz mi?
0
0
Fatih; yazdıklarının büyük bir çoğunluğuna katılıyorum. Ben burada markalar yada ajanslar bazında yapılan hataları, yönetilemeyen krizleri tek birşeye bağlıyorum.
Markalar onlarca yıllık tecrübelerini unutmaya ve bu yeni dünyada var olmaya davet ediliyor.
Çünkü Sosyal Medya’yı öyle bir anlatıyoruz ki; markalar korkuyorlar. Eh biraz da eli yüzü düzgün işler yapmış bir ajans karşılarına çıkarsa; tamamen teslim oluyorlar…
Sonra gelsin kriz yönetimi…
Şunu bilmemiz gerekir. Yeni Medya ve Sosyal Ağlar sihirbazın şapkası olarak görüldüğü ve bu şekilde bir fenomen olarak markalardan uzaklaştığı sürece Rixos yada Ülker gibi bir çok marka ister istemez sorun yaşayacaktır.
Ben bir dönem; geleneksel ve yeni medya olarak ayrım yapmayı doğru buluyordum. Ama şimdi bunun yanlış olduğunu düşünüyorum.
Olaya bütünleşik olarka yaklaşmak gerekli, bunun için de şüphesiz ki Pazarlama İletişimi becerilerine sahip olmak gerekiyor.
Aslolan tüketici zihnine marka vaadini yerleştirmek ise, markalar bunu sosyal ağların dinamiği ile nasıl ele alabilir onu ön görmeli. Bu kadar basit..
Örneğin;
Markalar yıllardır hediye dağıttılar. Peki kime? Kupon, kapak vesaire toplayıp P.K 304 Mecidiyeköy/İstanbul adresine postalayanlara..
Siz hiç Ülker’in rastgele belirli ailelere hediye verdiğini, diğerlerine vermediğini gördünüz mü? Mahallede infial oluşur, kan çıkar valla.
Marka, her zaman kendine sadakati olanı ödüllendirmeli. Fırsatçılık yapıp, işine en çok yarayacak kişilere rüşvet verir gibi ödül dağıtmamalı.
Sosyal Medya dediğimiz hadise de aslında elektronik bir getto. Fatih’in de dediği gibi yaparsın bir etkinlik, 5 kişi de katılsa onları ödüllendirirsin, daire tamamlanmış olur.
P.S Bunları söyleyen kişinin hemen hemen her markadan promosyon alan bir blogger olduğunu unutmayın.
Beğendiniz mi?
0
0
Cemil;
Markalara duyduğun kişisel sevgi ya da nefreti, önemli olmadığı sürece ve gerekli olmadığı sürece saklamanı tavsiye ederim her şeyden önce. İnsanların dijital profillerine bakılarak işe alındığını düşünürsek bu zamanda, yapılacak en güzel hareket bu olur.
Ayrıca objektif olmak da çok önemli.
Söylediğin şeyi görüyorum, zaten yeni bir janr dijital pazarlama var dışarıda. Dijital pazarlamanın kitapları dahi yeniden yazılıyor, çünkü insanlar bilinçleniyor günden güne. Bu yüzden zaten ürün odaklı pazarlama gidiyor.
Konuşurken benim de aklım açılıyor, bana da bayağı iyi geldi. Teşekkür ederim yorumların için Cemil.
Yiğitcim;
Ne zamandır arkadaş ortamlarında söylüyorum, kurumlara “sosyal medya”nın ne olduğunu öğretmeden, “sosyal medya takibi” ve “sosyal medya kampanyaları” yapılmaya başlandı. Bunun sonucunda da kalifiye olmayan birileri kalkıp, proje yönetmeye çalışıp, tüketiciyi bir sosyal ağda azarlayabilecek kadar ucuzlaştırdılar meseleyi (bkz. Rixos örneği). Yanlış okumadın, o projeyi yürüten kişi her kimse, Friendfeed’de gördüğüm şekliyle (keşke ekran görüntüsünü de alsaydım) yorum yapanlardan birini azarladı. Üstüne ne denir bilemem.
Ancak hadi diyelim Rixos ile Ülker “operasyonel kazanç” anlamında yanyana koyup kıyaslayamayacağımız kesin. Öyleyse Ülker’in bu konuda çok daha dikkatli olması gerekirdi vesselam.
Şu söylediğin cümle de bizi başka sulara yelken açtırır: “Aslolan tüketici zihnine marka vaadini yerleştirmek ise, markalar bunu sosyal ağların dinamiği ile nasıl ele alabilir onu ön görmeli. Bu kadar basit..” İşte budur.
Bu öngörme meselesi çok önemli. Çünkü daha önceki yazılarımdan birinde işlediğim gibi, bu iş bir paradoks ve fazla komplike. İnsanların bir “an”ı bir “an”ı ile bir değilken, onların önüne birşey yerleştiriyorsun ve beğenmelerini bekliyorsun. Yanlış. İnsanların önüne 5 farklı şey yerleştirip, onların seçmesini sağlamak. Doğru.
İşte bu yüzden Ramazan ayında Coca-Cola hem “iftar sofralarına” yönelik hem de “bedava kontör” kampanyasını ve reklamlarını yapabiliyor ve kimsenin gözüne batmamasını da sağlayabiliyor. Ya da Dünya Kupası’nda Türkiye’de yaptığı reklamlarda “Haydi Türkiye” derken, İtalya’da da “Haydi İtalya” diyebiliyor.
Marka sadakati anlamında söylediklerin ise tamamiyle doğru. İşine yarayacak olanı seçip onlara “güzellik” yapması pek yenilir yutulur gibi değil. Zaten artık blogger’a birşeyler dağıtma zamanları geçiyor. Yeni nesil bir anlayış geliyor, ancak kazançlarına fazlaca bağlı bir sürü ajansın bunu görmesine imkan yok.
Beğendiniz mi?
0
0
İnsanların dijital profillerine bakılarak işe alınma durumları gerçek olursa bir çok kalifiye insan işsiz kalır
Ülkere karşı bir nefretim yok zaten diğer bütün markalar gibi ona karşıda nötr durumdayım.
Yiğit bey size de bir sorum olacak nacizane. Yapılan etkinliğe gelen o 5 kişinin markaya sadık olup olmayacağını nasıl kestirebiliriz ki. Hele ki bu karmaşa içinde. Her etkinliğe giden kişiler olmadığını nereden bilebiliriz. Her etkinliğe katılıp “oo bu gece çok iyi etkinlikti” kalıbını kullanan kişilerden olmadığı ayırt edebilir miyiz? Belki edilebilir fakat bir çok sayıda olan etkinlikten sonra sanırım olur ki bu tarz bir sosyal medya projesi biraz maliyetli olmaz mı?
Burada konuşulan yazıların tamamı geçmiş günlerde okumuş olduğum bir yazıyı hatırlattı. Lady Gaga’nın yükselişi ve markalar için iyi bir sosyal medya projesinin örnek alması gerekler.
1- İyi bir isim
2-Teknik yeterlilik
3-1000 gerçek fan
Ülker görünen o ki ilk ikisini iyi becerdi fakat üçüncüsü biraz zaman alacak gibi duruyor.
Saygılar.
Beğendiniz mi?
0
0
Yiğit’in bugün yazdığı yazı da, tam yerine oturmuş: http://www.yicit.com/2010/03/heineken-italya-milan-klasikmuzik/
Ayrıca Cemil, bu akşam zamanın olduğunda, son yorumunda bahsettiğin bazı şeylerin üzerine birşeyler söylemek istiyorum. Bekle beni.
Sevgiler.
Beğendiniz mi?
0
0
Sevgili Cemil;
Benim burada söylemek istediğim aslında sadakat değil, keşke olabilse. Keşke ölçümleyebilsek.
Benim söylemek istediğim, Sosyal Medya’da tüketicinin katma değer sağlayarak “türetici” haline geldiği projeler yaratarak, daha sonra bu katılımı ve şevki koruyacak nitelikte fiziksel etkinlikler/hediyeler ile iletişimi sonlandırmak.
Örneğin; bir marka interaktif bir etkinlik yapıyor ve diyor ki; “Şu konsept için bizimle bu projede çalışacak en az 20 sosyal medya kullanısı var mı?”
Etkinlik oluyor, 20 kişi de web tabanlı bir interaksiyon gerçekteştiriyor.
Daha sonra ajans yada marka bu katılımcı insanlar yerine tutup “ünlü” bloggerlara armağan yolluyor.
Yada 20 kişiye yollarken, diğer yandan bunlara da yolluyor.
Olmaz ki..
Beğendiniz mi?
0
0
Yiğit Bey demek istediğinizi çok iyi anlıyorum. Heineken örneği gerçekten şu konuşmaya çok güzel oturmuş. Ben şunu merak ediyorum yine de işbirlikçileri(doğru kelime bu olsa gerek) nasıl kendimize doğru şekilde bağlayabiliriz? İşbirlikçilere ne vaad edilmiş? Elbette eğlence vaad edilir ki bu çok kolaydır ama sadece eğlence bu işi yapmak için yeterli mi? Bu işin en başında olanlar tam olarak ne yapmışlar keşke onu da anlayabilsem? İşbirlikçileri belirlemek için de mi başka bir etkinlik yapılmış? Sanki bahsettiniz etkinlikten fazla şeylerde gerekli bu marka elçilerine(markayı içselleştime gibi şeyler). Biraz şeytanın avukatlığı gibi oluyor bu sorduklarım ama benim amacım bu işten daha ne kadar farklı şekilde fikirler çıkarabilirim.
İnşallah yanlış anlaşılmıyorum
Peki şöyle sorayım marka kendi içinden bir kaç sıkı marka temsilcisi çıkartamaz mı illa dışarıdan birilerini ikna etmek zorunda mı? apple örneğini vermek çok doğru olabilir mi bilmiyorum ama apple evangelistlerini(bu kelimeyi de pek sevmem keşke güzel başka kelime olsa) kendi içinden çıkarmıyor mu ya da adobenin böyle bir oluşumda kendi evangelistini kendi içinden çıkartıp kullanmıyor mu? Yani demek istediğim marka dışarıdan kişileri kullanıp kendine bağlayana kadar kendi içinden kişiler bu iş için iyi olmaz mı? Yoksa yine kapalı bir topluluktan mı bahsetmiş mi oluruz?
Fatih Bey bekliyorum heyecanla
Saygılar.
Beğendiniz mi?
0
0
Geç gelen özür : Bir çok imla hatası yapmışım kusura bakmayınız
Beğendiniz mi?
0
0