20/02/2010 - 12:14
Tolga’nın geçen gün “Yeni Neslin Hastalığı: Socialuze Lakticus” başlıklı yazısında bahsettiği ve aynı şekilde benim de “Sosyal Medya, Hedef Kitle ve Persona” başlıklı yazımda bahsettiğim “mesafe” olgusuna geri dönmek istedim bu yazımda.
Jean Baudrillard’ın “Şeytana Satılan Ruh ya da Kötülüğün Egemenliği” isimli kitabından (Doğu-Batı Yayınları, Çev: Oğuz Adanır) bir alıntı yapmalı öncelikle:
“Birbirine karışan terimler, birbirlerine toslayan kutuplar değer yargılarını dümdüz ettiler. Artık ne sanat, ne ahlak, ne de politika alanında değer yargılarından söz edilemez.
Mesafeyle mesafe “pathos”unun saf dışı edilmesi herhangi bir konuda konuşmayı olanaksızlaştırmaktadır.
Olay ve gerçek zaman dilimi içinde yayınlanan görüntüleri arasındaki yok denilecek kadar kısa zamansal mesafe, değerlendirme konusunda bir kararsızlığa yol açmakta ve olaya tarihsel boyutunu elinden alan bir sanallık yükleyerek, belleğimizde yer etmesini engellemektedir. Bundan böyle genel bir görünüm kazanmış olan Larsen etkisi altında olduğumuz söylenebilir.”
Post-Modern düşüncenin fikir babası kabul edilen Baudrillard’ın bu sözleri, bizi Sosyal Medya konusunu bir sürü farklı konu altında düşünmeye itmektedir.
Baudrillard’ın da bahsettiği mesafe kavramı, ürünün ortaya çıkışı ile aynı ürünün Sosyal Medya’ya düşmesi ve konuşulması arasında geçen sürenin artık dakikalarla ölçüldüğüne işaret ediyor. Aynı mesafe, bizi ürünle yakınlaştırıyor gibi görünse de (ürün hakkında beslediğiniz olumsuz düşünceler de bizi ürüne yakınlaştırır) aslında uzaklaştırmakta ve ürünün belleğimizde yer etmesini engellemektedir.
Yukarıda bahsettiğimiz “ürün”ün yerine, markanızı ya da markanızın kampanyasını da yerleştirebilirsiniz. Sonuç yine aynı olacaktır.
İnsan beyninin çalışma mantığı konusunda uzun konuşmanın gereği bile yok. İnsanoğlu, çalıştığı ofiste oturduğu sandalyesini “içselleştirir”. Bir zaman sonra o sandalye, o kişinin beyninde aletsel bir “şey” olmaktan çıkar ve içsel yani “kişiye manevi anlamda ait” bir “şey” haline gelir.
İşte bu yüzden de Sosyal Medya kampanyaları, artık insanlar her gün daha fazla maruz kaldığı için “içselleştirilir”. Bu içselleştirme olgusu, kampanyanın başarılı olduğunu değil, aksine başarısız olduğunu gösterir.
Başarılı kampanya, insanı diken üstünde tutan ve kişi tarafından içselleştirilmesini önleyebilen kampanyadır.
Sosyal Ağların Yol Açtığı Zihinsel Diaspora
Bu yazıya yapılan yorumları RSS beslemesi ile takip edebilirsiniz.










![Okuyucularımıza Hediye: Yeni Medya’nın Felsefesi [E-Kitap]](http://www.mesgulsinyali.com/wp-content/uploads/2010/08/e-kitap.jpg)
Parasını verip aldığım cansız bir obje ile hiçbir zaman duygusal bir bağ kurmadım. Gerek de görmedim. Bu tür objeleri, hayatı kolaylaştıran araçlardan öte de görmedim. Etrafta insanları gözlemlediğimde, para verip edindikleri ufacık araçları bile o denli içselleştirmeleri, onunla o denli duygusal bağlar kurmalarını da şaşkınlıkla karşılıyorum. Amaç arkadaşlarıma ulaşmaksa, onları içselleştirmek dururken neden telefonuma aşık olayım, ki? İnsanlar bunu ıskalıyor malesef. Amaçla aracı karıştırır olduk, araçlara aşk duymaya başladık. Fan klüplerinde dayatmacı reklamlar bombardımanına tutulduk ama uyanamamıyoruz hala. Sanki hipnotize edilmişiz, birileri bizimle çocuk gibi oynuyor. İnsanların ne kadarı duruma böyle bakıyor, onu da çok merak ediyorum. Ayrıca bu tür sosyal ağlarda çokça markaların konuşuluyor olması da ister istemez bende marka/ürüne karşı ciddi bir antipati yaratıyor. Mesela bir süpermarkete gittiğimde ceplerimde sakladığım düz renk poşetleri çıkarıp, aldığım ürünleri ona doldurduğumda, kasiyerler şok içinde “Neden bizim poşetlerimizi kullanmıyorsunuz?” diye sorduklarında, “fişinizde reklamasyon indirimi kalemi var mı?” diye soruyorum. “İçinde içinde, hepsi içinde” diyecek birini bekliyorum hala. Ona da soracak güzel sorularım var çünkü. Sosyal ağlarda da aynı durum söz konusu. Birileri marka ve/veya ürünü kuyuya atıyor, diğer ‘akıllılar’ da onu çıkarmaya çalışıyorlar. Marka/Ürünü kuyudan çıkarmaya çalışan ‘akıllılar’ bunu içten duyguları ile yaparlarken, bu marka/ürünü kuyuya atan birileri ceplerini dolduruyor. Lakin ‘akıllılar’ bundan payını alamıyor. Dev şirketlerin, reklam maliyetlerini düşürmek için, formülü çok basit olan bir oyundur bu ve ilginçtir hep kullanıcılar bu ‘ekosistemin’ en alt zincirini oluşturmakta ve nedense bundan hiç şikayetçi olmamaktadırlar. E-posta okuyarak gelir elde edebildiğiniz modeli hatırlayınız. Şirket, kampanyasını ajanslar aracılığı ile e-posta şeklinde sisteme dahil olan kullanıcılara yollardı. Siz de sisteme dahil olan kullanıcı olarak ajans tarafından yollanan bu e-postaları okurdunuz. Bunun sonucu ajans , atıyorum, 4x kazanır, bunun x kadarını reklamı okumaya ayırdığınız zaman için sizle paylaşırdı. Böylece ajans şirkete reklam postalarının okunduğu garantisini verir, şirket de iyi ya da kötü, kitleye ulaşabilen reklam yapmış olmanın avantajlarını yaşardı. Şimdiki modele bakalım. ABC şirketi belli sayıdaki blog yazarlarına, bloglarında, şirketin ürünleri/kampanyaları ile ilgili metin/multimedya öğeleri vs. barındıran içerikler girmesi, bunu yayması vs karşılığında cüzzi ücretler ödüyor. Blog yazarları da bir hevesle bu içerikleri internette yaymaya başlıyorlar. Bu şekilde son kullanıcının ekosistemdeki yeri de sağlamlaştırılıyor. Son kullanıcı zaman içinde içselleştirdiği ürünün fanatiği olmaya başlıyor. Bu yüzden maruz kaldığı reklam bombardımanından hak talep etmek gibi bir çıkışı olmuyor. Bu aslında baştan beri böyleydi tabi ki. Reklamı yayınlamak için pay talep edildi ama reklamı görmek için pay talep edilmedi hiç. Evet, ben son kullanıcı olarak pay talep ediyorum. Mesela XYZ GSM operatörü istemim dışında bana gönderdiği reklam SMS leri başına faturamdan belli indirimler yapsın. XYZ marketinden alışveriş yaptığımda onların logosunun basılı olduğu poşeti kullanacaksam, alışveriş tutarımdan sembolik de olsa indirim yapsın gibi… Ne de olsa maliyetlerini tek düşünen dev şirketler değil, değil mi? Biliyorum, bu yazdıklarım kimilerinde pinti olduğum intibasını bırakabilir. Lakin kesinlikle böyle olmadığını, sadece istemim dışında gözüme gözüme sokulmaya çalışılan, dayatmacı reklamların bunu bana yapma hakkı olmadığından bahsediyorum… Yapıyorlarsa da bunun bir bedeli olmalı…
Teşekkürler
Beğendiniz mi?
0
0
Olcayto merhaba. Detaylı yorumun için teşekkür ediyorum öncelikle.
Söylemeliyim ki, örneğini verdiğim sandalyeyi içselleştirmekte herhangi bir problem göremiyorum. Ancak bu da benim bir yandan bilinçsiz tüketici olduğum anlamına gelmiyor. Modern zamanda dikkat edersen, herkes bilinçli tüketici zaten. Çünkü hepimiz fiyat araştırmaları, fiyat-performans analizleri, fonksiyonu doğru kullanma gibi düşünceleri ürün satın alırken gözden geçiriyoruz.
Ayrıca, satın aldığım bir ürünü içselleştirmem, aynı şekilde o ürünün bir dahaki versiyonu ya da yeni modelini geliştirmelerine de yardımcı oluyor markanın. Bu da iyi bir şey, çünkü bu sayede hep daha kaliteli hizmet alıyorum.
Verdiğin örnekler gayet doğru ve yerinde, ben de reklamasyon indirimi kalemini sorarım bazen içimden ve ben de yanımda poşet götürürüm. Ancak poşet götürmemin sebebi olarak da, çevreye olan duyarlılığımı gösteririm.
Yani, hiçbirşeye öcü demeye gerek yok aslında o anlamda. Marka, bu anlamda reklama elbette yatırım yapacak. Tüketici, o anlamda bahsettiğin zincirin kesinlikle bir halkası olmalı. Profesyonel reklam işçisi olarak da bizler, daha doğruyu, daha iyiyi nasıl yapacağımızı ve “nalına da mıhına da vurmadan” reklam iletişimi sorununu çözebileceğimizi göstermeliyiz.
Marka ise, tüketiciye en iyi hizmeti vermenin derdinde olacaktır, çünkü o da bu şekilde para kazanır. Reklam ajansı da markaya karşı sorumluluk üstlenir, o da o şekilde para kazanır. Doğruluğuna yanlışlığına bir atıfta bulunmuyorum, herkesin bilgili olduğu konuda bir düşüncesi olacaktır, ancak belki amacımız eleştirmektense, yol göstermek olabilir. Hatta bana göre de doğru olanı budur diyebilirim.
Tekrar teşekkür ederim.
Beğendiniz mi?
0
0