19/05/2010 - 10:36
Zaten organik bir yapı olan internet son yıllarda giderek artan bir şekilde sosyal medya rüzgarına kapıldıkça kişiler arası etkileşim ve diyaloglar da artıyor ister istemez. Hal böyle olunca da yeni arkadaşlıklardan yeşeren aşklara, dertlerini paylaşmaktan kavga gürültüye hayatın içindeki neredeyse her şey bilgisayar başına taşınıyor.
Bu, bazıları için sakıncalı bir şey olarak görülürken; ben dahil, pek çok insan için bir bar ortamında insanlarla tanışmaktan çok farklı değil. İş, güç, hayatın hayhuyu içerisinde gece çıkmaya, oraya buraya gitmeye vakit ya da enerji bulamayanlar için evinde, koltuğunun önünde duran bir gece kulübü aslında sosyal medya.
Ancak, klavye arkasında olmanın getirdiği, kendine has bir takım sakıncalar da olmuyor değil tabii ki. Gerçek yüzünün sen istemediğin müddetçe görünemeyecek olması, normalde edemeyeceğin lafların kolaylıkla edilebilmesi, bir anda yüzlerce kişiye ulaşabilme vs. gibi sosyal medya özellikleri, iyi ellerde herhangi bir zarara yol açmazken, suistimal etmeye eğilimli insanlar elinde negatif sonuçlar doğurmuyor değil. Bu nedenle, bir kısmı daha önceden zaten internet ortamında var olmakla birlikte, sosyal medyanın gelişmesiyle, giderek daha ön plana çıkan bu potansiyel zararlı etki ve tehlikelere buyrunuz, bir bakalım…
10. Depresyon
Carnegie Mellon Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre interneti sıklıkla kullananlar arasında depresyon, daha az kullananlara göre daha yaygınmış (Buyrun detaylar için tıklayınız). Ve hatta yine aynı araştırma diyor ki, hayır efendim, biz manyak gibi internet kullananlardan da bahsetmiyoruz, şöyle birkaç saat kullanan, normal insanlarda bile bu sonucu bulduk. Şimdi tamam böyle bir araştırma var, Carnegie Mellon’a da saygımız sonsuz, lakin şu gerçek atlandı mı ondan emin değilim: Internete yönelme halihazırda depresyon eğilimleri taşıyan kişilerde, insanlardan ya da hayatlarından bunalmış, sıkılmış, biraz değişiklik arayan kişilerde daha yaygın gibi geliyor bana. Eh, bu durumda da araştırma yapılınca, bu insanların daha depresif çıkması normal değil mi? Yani bir sampling bias var gibi geliyor bana durumda. Hani, hiç internet kullanmamış kişiler alınsa, bir gruba internet verilse, diğerine verilmese, birkaç ay sonra depresyon dereceleri incelense tamam da…. Şu haliyle bilemedim. Yine de böyle bir araştırma var, yani demek ki böyle bir potansiyel tehlike yok değil. Biz bilelim de…
09. Hayal kırıklığı
Şimdi bu maddemi araştırmalarla, havalı laflarla destekleyemeyeceğim ama böyle bir gerçek var, hepimiz de biliyoruz. Yani sosyal medyada her gün, normalde tanışmayacağın kadar çok, yeni insan tanıyorsun, normalin bilmem kaç katı fazla insanla da sosyalleşiyorsun. Bir süre sonra da bu insanlarla sanal ortamda buluşmak yetmeyebiliyor ve diyorsun ki, görüşelim. İşte zurnanın zort dediği yer de burada devreye giriyor. Eğer sosyal medyada her önüne gelenle sosyalleştiysen, bu insanlarla gerçekte karşılaştığında hayal kırıklığına uğraman ve aylarca muhabbet ettiğin o insanlardan çat diye soğuman bir olasılık. Her zaman olan bir şey değil, bir sürü zaman frekans tutuyor, şahane oluyor ama işte tutmadığındaki hayal kırıklığı da hoş bir his değil. Bir de hayatının o kadar parçası yaptığın o platformda, sevdiğini zannettiğin bir insandan oluyorsun. Çünkü sanalda iyi, gerçekte ı-ıh durumundan sonra, sanalda tekrar iyi olmak zor gibi. En azından, taa MIRC zamanlarında edindiğim tecrübelere dayanarak konuşmam gerekirse, gerçek hayat sanalı anında bitirebiliyor. Özellikle sanal aşk yaşıyorsak, aman dikkayt.

08. Asosyalleşme
Bunu aslında açıklamaya bile gerek var mı bilemiyorum. Zaten herkes bangır bangır bağırıyor: İnternet insanları asosyalleştiriyor, yalnızlaştırıyor diye. Katılıyor muyum? Kısmen. Şöyle ki, senin ailen, sevgilin, çoluğun, çocuğun var ise, işten eve gelip 5 saat sosyal medyada, milletle geyik yaparak geçirmen evet biraz sakat haliyle. Tamam, orada sosyalleşiyorsun ama senden sosyallik bekleyen, bir takım gerçek insanlar var orada. Adam gibi kullanmak lazım, suyunu çıkarmamakta fayda var tabii.
Ama yok, evine gelip tek başına televizyonda Bihter ile Behlül’u seyredecek idiysen, pardon o zaman katılamayacağım zira TV tamamen tek taraflı bir şey, herhangi bir sosyallik kesinlikle içermiyor. Öylece oturuyorsun işte. O nedenle, TV seyredeceğine internette gezinmen, daha iyi, daha sağlıklı, daha sosyal. En azından 3-5 insanla bi muhabbet edersin. Yine de burada da kararında kullanmak önemli tabii, gerçek arkadaşların da var sonuçta. İşin sonunda bilgisayarın başından kalkmayan bir couch potato’ya dönüşmek de var diyip bir sonraki maddemize bağlanıyoruz.

07. Bağımlılık
Efenim, bu bir çeşit hastalık, patalojik bir durum. Adı da: “Internet Addiction Disorder – IAD” Bunun alkoliklikten ya da uyuşturucu bağımlılığından çok da bir farkı yok, altında yatan güdüler benzer. Her bağımlılık gibi, internet bağımlılığı da bir tür boşluk hissinden ve o hissi doldurma amacından kaynaklanıyor. Konu hakkında wiki diyor ki: Bilgisayar ve interneti o kadar abartmak ki, günlük hayatı dahi etkilemesi, yani işin şeyini çıkarmak. Bunun tabii online kumar oyunlarına, porno sitelerine falan filan geliştirilen bağımlılıklarla çeşitli alt kümeleri de olabiliyor. Ancak, bizim bu yazıda mercek altına aldığımız genel bağımlılık.
Nasıl sonuçları oluyor bu bağımlılığın? Hayattan uzaklaşma, bağımlılığı hayatın merkezine koyma, diğer şeyleri ve kişileri ihmal, iş hayatında ve gündelik yaşamda sorunlar vs… Tanıdık mı? Bana tanıdık valla.
Ben de çok sık giriyorum internete, acaba bağımlı mıyım diyorsanız, buyrun size bir test: Test
06. Viral etki
Şimdi bu bireysel bazda ele alınabilecek bir etki olduğu kadar kurumsal sonuçları da olabiliyor. Nedir viral etki? Artık herkesin bildiği üzere, bir şeyin kişiden kişiye fwd veya paylaşma yoluyla bulaşmasıdır, tıpkı bir virüs gibi, evet. Bir reklam mecrası olarak internete baktığınızda, banner’ları tenzih ederek, viral kullanımın çok yaygınlaştığını görmek mümkün. Özellikle kullanıcıların içerik paylaştığı sosyal medya ortamı her tür virüsün yayılması için gayetle münasip zira. Üstelik TV gibi ağır bütçeler yok, insanlar kendi istekleriyle paylaştıklarından zaplanma derdi yok vs. Dolayısıyla reklamverenler için fevkaladenin fevkinde bir durum.
Ancaaaaaaaak, bu viral etki bazen geri tepmiyor mu? Tepiyor. Misal Sport Ka’nın artık şehir efsanesine dönüşmüş şu videosu, (Sport Ka) söylentilere göre müşteri ajansa, hayır bunu istemiyoruz dediği halde, internete konmuş ve viral olarak çılgınca yayılmıştır. Bunun üzerine müşteri köpürmüş ve ajans videonun pimini çeken ekibi işten çıkarmıştır. Yani, anlayacağınız, çok güçlü bir şey olan viralin kontrolsüz ve organik yapısı zaman zaman istenmeyen sonuçlar doğurabilmektedir.
Bunu bireysel bazda ele alacak olursak, siz Ayşe kişisi olarak diyelim, Ahmet isimli bir sanal arkadaşınıza, çok da tanımadan etmeden seksi bir fotoğrafınızı gönderdiniz. Ahmet isimli kişi de zannettiğiniz gibi yüce ahlaklı, şövalye ruhlu bir adam olmak yerine, “oerrgh meme!” kıvamında takılan bir ergen olduğundan, sizin fotolarınızı “laa bak kim!!!” diye Mehmet’e gönderdi. Mehmet naptı? Gitti mail attı. Sonra o maili inek içti, inek dağa kaçtı derkenn… Yine aynı kontrolsüz vira etki ile bir bakmışsınız bütün internet ahalisi sizin memelerinizi görmüş. Hatta her an, amatör porno sitelerine düşmeniz bile işten değil. Üstelik fotoyu çeken siz, yollayan siz olduğunuzdan, internetin i’sinden anlamayan bürokrasimizle, mahkemede derdinizi bile anlatamazsınız. Aman dikkat.
05.Foto şipşak
Yukarıda anlattığım foto hadisesi de bu maddemiz için geçerli olmakla birlikte, tek anlatmak istediğim o değil. İnternet ortamında foto başlı başına bir tehlike. Hem bahsettiğimiz viral etkiden ötürü, hem de insanların klavye başına geçince delirme ihtimallerinden ötürü.
Şimdii… Çok basit bir örnekle meramımı anlatayım. Facebook bu kadar yaygın değilken, fotoları mail atmak yerine bir anda herkese ulaştırmak için 30 kişi açtığımız bir photo-blogda, şakacı arkadaşlarımızdan biri fotoğraflardan birini alıyor, Photoshop ile kızın kafasını kesip, pornografik bir fotoğrafa yerleştirip, bloga yüklüyor. Tabii ki bu şakaya, mağdur kızımız pek gülmüyor, zira o blog kızın ailesi, sevgilisi, iş arkadaşları ve pek çok başka insan tarafından adresi bilinen bir blog. Hoş olmuyor haliyle, kızın gezme-tozma fotoğraflarını görmeyi bekleyen insanların, başka maceralarla karşılaşmaları. Photoshop ve foto-montaj böyle sonuçlar yaratabiliyor yani. Bu, viral etkiyle birleştiğinde hayli sakıncalı olabilir, bu bir.
Screenshot sorunsalı var, bu da iki. Yani nedir? Birilerine yazdığınız bir şeylerin screenshot olarak, herkese ulaşması. Bu da başıma gelmedi mi? Geldi. Özel gruplarda birileri hakkında konuştuğumuz şeyler, Friendfeed’in en ana feedine düşünce, çekmediğimiz dert kalmadı.
04. Kimlik hırsızlığı
Siz adınızı, sanınızı, iş adresinizi, fotoğraflarınızı ve hatta özel hayatınıza dair pek çok şeyi bir sürü tanımadığınız, etmediğiniz insanın olduğu bir ortama salıyorsunuz. Burada çoğunluk iyi niyetli olsa da, bir adet kötü niyetli şahıs aslında pek çok araza neden olabiliyor.
Mesela, size gıcık biri, alıyor fotolarınızı, adınızı, bir blog açıyor, saçma sapan şeyler yazıyor. Herkes de bu kişiyi siz sanıyor. İnsanlar sizi arattığında Ayşe’nin pazarlama blogunu bulmadan önce, Ayşe’nin atlara olan aşkı isimli bir blog buluyor mesela. Hoş mu? Değil. Adice mi? Evet hayli. Ama yok mu böyle bi sakatlık, var. Üstelik de hayli yaygın bir şekilde.
Bu işin basit boyutu tabii… Kimlik hırsızlığının diğer bir boyutu esas büyük tehlikeyi yaratan şey, zira kredi kartı bilgilerinize kadar çaldırmanız ve sadece manevi hasar değil, maddi hasar almanız da gayet olası.
Size dair bilgileri almak için kullanılan, bir çeşit sazan avı diyebileceğimiz phishing ve spoofing hadiseleri, tam da bu bahsettiğimiz kimlik hırsızlığı kapsamına giriyor. Buyrun, phishing ve spoofing’den korunmanın yollarını FBI’dan dinleyelim (http://usgovinfo.about.com/cs/consumer/a/aaspoofing.htm).
Tabii ki trojandı, cookie’ydi, açık kapılardı… Bu tip teknik ıvır zıvırlar nedeniyle de bilgilerinizi kaptırmanız riski var. Bunlardan korunmanın yolları farklı ve daha teknik ama en azından sosyal medyada uyanık olarak da, kimliklerimizi bir nebze korumak mümkün gibi.
03. Cyber bullying
Bullying, Amerikan liselerinde, güçlü çocukların bir zayıf çocuğa takıp, onu dövüp, hakaret ederek hayatı kendisine zehir etmelerine verilen isim. Bu, pek tabii ki liselerle sınırlı olması gereken bir hadise olmak zorunda olmadığı gibi, sadece gerçek hayatta olur diye de bir şey yok. İnsanın olduğu her yerde güçlünün, zayıf gördüklerini ezme çabalarına rastlamak mümkün, dolayısıyla bullying hadisesi sosyal medyada da var tabii.
Kısaca şöyle tanımlanmış cyberbullying: “Cyberbullying “involves the use of information and communication technologies to support deliberate, repeated, and hostile behavior by an individual or group, that is intended to harm others.” (http://en.wikipedia.org/wiki/Cyber-bullying)
Aslında sık sık, kendi gözlerimizle görebileceğimiz bir şey cyber bullying. Bir kişi, biraz safça bir uslupla, birbirinden güç olan 10 kişinin olduğu bir tartışmaya giriyor ve akabinde, o 10 kişi, bir kişinin adeta üzerine çullanırcasına onu küçümseyen, hakarete varan laflarla rencide ediyor. Yetmiyor, bu 10 kişilik grup, zayıf gördükleri bu elemana kafayı takıyor ve her gittiği tartışmada, aynı şeyi yapmaya devam ederek, sosyal medyadaki hayatı kendisine zehir ediyor.
Bu illa ki kalabalık bir grup olmak zorunda da değil, bir tek kişi, kendisine göre daha zayıf görünen birine kafayı takıp, aynı tacizi yaşatabiliyor. İftira, yalan, hakaret, küfür, aşağılama, dalga geçme en önemli araçlar burada. Amaç ise dediğim gibi, başka birinin üzerinden kendi güçsüzlüğünün acısını çıkarmak, egosal boşlukları “güya” bu şekilde kapamak.
Klavye delikanlısı adını verdiğimiz çoğu insan aslında birer cyber bully. Ve hepimiz her gün rastlamıyor muyuz bunlara?

02. Cyber stalking
Bullying’in bir üst aşaması stalking olarak görülebilecek olsa da aslında ikisi birbirinden ziyadesiyle farklı durumlardır. Stalking’in tam Türkçe karşılığı yok ama bir nevi sapık diyebiliriz kendisine. Bullying’deki durumdan farklı olarak, burada sapığımızın kurbanına takmasının doğrudan veya dolaylı olarak, kendine göre bir sebebi vardır. Yani birinde durum, ego, kompleks vs. ile açıklanırken, diğerinde kişiseldir. Yani mesela, kurban eski sevgili olabilir, bir yerde sapığımıza yanlış bir laf etmiş biri olabilir, eski sevgilinin yeni sevgilisi olabilir, platonik bir aşk olabilir vs… Ama ego masturbasyonun ötesinde bir sebep vardır işte. Peki, ne yapar cyber olmayan bir stalker? Ünlülerin hayatında çok görülen bu insancıklar; taktıkları kişiyi takip etmek, taciz etmek, peşini bırakmamak hatta takıntılarının objesi kişiyi öldürmeye kadar işi götürebilen kişilerdir (Bkz. John Lennon’un öldürülmesi). Bullying bir nevi kişilik bozukluğu ise, stalking baya bildiğin kafayı üşütmüşlüktür yani.
Şimdi bu stalker’lar internet ortamına taşınırsa ne olur? Aynı sapkınlık çevrimiçi olarak devam eder haliyle. Her yaptığını takip etmek, tüm ortamlarda seni izlemek, rahatsız etmek, hakkında bilgi toplamak gibi amaçlarla, peşinde bir gölge gibi dolanmaya devam eder stalker’ımız. Bu sanal sapıklığın, en nihayetinde gerçek ortama taşındığı vakalar da bir hayli fazladır.
Yani, eğer ki bir sanal stalker’ınız olduğundan şüpheleniyorsanız, gerekli mercilere bildiriniz, kendinizi korumaya alınız, hangi bilgilerinizi paylaştığınıza dikkat ediniz.

01. Hissizleşme
Untraceable (http://www.imdb.com/title/tt0880578/) isimli filmi seyrettiğimde, filme çok aman aman bayılmasam da, bir yeri beni çok etkilemişti. Bir seri katilin, sitesine aldığı hitler sayesinde kurbanları öldürdüğü kapan sistemleri kurduğu bu filmde, sorgulanan şey enteresan gelmişti bana. O sitelere tıklamanın kurbanı öldüreceğinin bilinmesine rağmen, her geçen gün daha da çok insanın siteye ziyaret etmesi ve dolayısıyla, esas katilin seri katil mi yoksa siteye tıklayan insanlar mı olduğu sorusu hayli düşündürücü esasında. Bir de filmin en sonunda, jenerikle birlikte, “Hey how can I download this video?” yazısı görülüyor ki ekranda, bana çok ürpertici geldi.
Ürpertici gelmesinin sebebi, bu durumun çok tanıdık gelmesiydi esasında. Zira en üzücü, en ağır durumları bile bir şekilde internette paylaştığınızda, durumların hafifletildiğini, insanların olayın ağırlığını kavramak yerine “ahahahaha” moduna bağladıklarına herhalde hepimiz sık sık şahit oluyoruz.
Buna en yakın zamandan verebileceğimiz örnek, 2 yaşındaki oğlu havuza düşüp, boğulurken, olayı an be an twitleyen anne Shellie Ross ya da twitter’daki adıyla Military_Mom. Dünyada da büyük yankılar uyandıran bu olay sonucunda küçük çocuk hayatını kaybetmiş, mevzubahis twit silinmiş ve anne 5500 takipçisiyle twitlemeye devam ediyor. Sitesinde 3 çocuğum var diye yazmış, parantez içinde biri şimdi bir melek diye de eklemiş. Hissizleşme ile kast ettiğim bu.
Enemy Image isimli bir belgesel izlemiştim, savaş görüntüleri hakkında (Buradan izleyebilirsiniz: http://topdocumentaryfilms.com/enemy-image/). Vietnam savaşında, askerlerle beraber çarpışmaya giden gazeteciler, yakın temas içinde yaralanmaları, ölümleri ve askerlerin hikayelerini ekran ve gazetelere taşımışlar. Savaş, tüm çıplaklığıyla, en insani hikayeleriyle ulaşmış izleyicilere. Zaten o dönemdeki Vietnam karşıtı gösterileri, savaşa hayır söylemleri de herkes biliyor. Burada yaptığı hatayı fark eden Amerika, bundan sonra gazetecilere verdiği özgürlüğü her cephede biraz daha, biraz daha kısmaya başlıyor. Nihayet, körfez savaşına gelindiğinde, Amerikalılar sadece uzaktan, havai fişek benzeri açılan ateşleri görebilir hale geliyor. İnsan yok, kan yok, hikaye yok, içe dokunacak bir şey yok… Sadece karanlıkta parlayan bir takım fişekler… O ateşin düştüğü yere dair hiçbir bilgi yok. Bu sistematik yabancılaştırma, elbette seyreden insanların savaş algısında farklılık yaratıyor.
Aynı durumu internet ortamında da gözlemliyorum. Klavye başında “çocuğum öldü” yazınca insanlar, olayın ağırlığını algılamak yerine, uzaktan, bir yabancılaşma oluyor pek çok kişide sanki ve bu kadar büyük bir acının altına binlerce “:(” yazılabiliyor. Gerçek hayatta çocuğu ölmüş bir anneye verilecek tepki hiç değil herhalde.
Bu hissizleşmeyi tehlikeli ve sağlıksız buluyorum. Bence sosyal medyanın yarattığı en büyük sakınca da bu aslında…

Evet, sosyal medyadaki potansiyel tehlikeler, benim gözlemlerime göre böyle. Bunlar var diye vaz mı geçeceğiz? Hayır tabii ki, hamam giren terler diye bir durum var hayatta. Elbette ki, istisnaların ortaya koyduğu sakıncalar yüzünden ya da olası tehlikeler nedeniyle, yapmaktan zevk aldığımız bir şeyi terk etmeyeceğiz ama işte, bilmekte fayda var.














(12 kere puan verilmiş, ortalama: 5 üzerinden 4,92 )
![Okuyucularımıza Hediye: Yeni Medya’nın Felsefesi [E-Kitap]](http://www.mesgulsinyali.com/wp-content/uploads/2010/08/e-kitap.jpg)
harika olmuş..bahsi geçen terimlerin,filmlerin v.s ilgili linklerle acıklamasının yapılması da önemli ve güzel bir detay..
Çok beğenildi. Siz de beğendiniz mi?
10
0
Çok iyi bir yazı olmuş. Ciddi özenilmiş, araştırılmış, örneklenmiş ve günümüzün yeni rahatsızlık kavramalrı olarak nitelenebilecek tanımlamalar bulundukları yerden “cuk” sesi vermişler.
Çok beğenildi. Siz de beğendiniz mi?
7
0
Çok teşekkür ederim, beğenmenize sevindim
)
O Enemy Image isimli belgeseli fırsat bulursanız, seyredin, seversiniz diye tahmin ediyorum. Savaş hakkında olmasına rağmen, günlük hayata dair, medyaya dair enteresan çıkarımları var.
Çok beğenildi. Siz de beğendiniz mi?
9
0
Mesgul Sinyalini ve yazarlarini severek takip ediyorum. Ama Deniz Tan getirdigi kara mizahla karışık özgün bakışın ayrı bir heyecan verdiğini tespit etmek gerek. Sanki arkadaşınızla sohbet eder ya da onu dinler gibi hissettiren üslubunun bunda etkisi yüksek haliyle. Öte yanda böylesine sahici ve yaşanmakta olan bir mevzuya dair ‘bilgilendirici’ olma görevini de çaktırmadan rahatça yapması da cabası…
Çok beğenildi. Siz de beğendiniz mi?
7
0
Meşgul Sinyalinde okuduğum ilk yazı. Ne kadar güzel bir yazı olmuş. Çok beğendim.
Çok beğenildi. Siz de beğendiniz mi?
5
0
Çocuğu boğulurken twit giren kadın olayı, çocuğu boğulurken değil de hastaneye götürdükten sonra beklerken -dua istemek amaçlı sanırım- yazması şeklinde değil miydi yoksa ben mi yanlış hatırlıyorum?
Çok beğenildi. Siz de beğendiniz mi?
4
0
Bloglara böyle lezzetler lazım;
ama keşke bazı ingilizce terim ve açıklamaların, Türkçesi de olsaydı.
Beğendiniz mi?
1
0
Adsız,
Haklı olabilirsiniz, belki de öyleydi, emin olamadım şimdi. Yanlış hatırlamıyorsam, düştükten kısa bir süre sonra twitlemeye başlamıştı ve bu nedenle tepki toplamıştı.
Beğendiniz mi?
3
0