21/04/2010 - 10:00
Kitabın tarzına uygun olarak, ben de manifestovari yazmaya çalışacağım bu yazımı (bakmayın çalışacağım diyorum ama aslında manifesto, çok sevdiğim ve başarılı olduğumu düşündüğüm bir tarz, edebi anlamda).
Bu yazının bayağı uzun olacağına temin ederim hepinizi, o yüzden ilgilenecek olanların okumasını tavsiye ederim. Yazım boycounca pazarlamadan, dinden, devletten, yeni nesilden, yani bir sürü konudan bahsedeceğim. Bu bahsedeceğim konular da Güven Hocamın “İleri Dönüşüm Kutusu” isimli kitabı ile ilgili olacak.
Önce kitaptan bahsedelim, Güven Hoca bu kitabı şimdilik sınırlı sayıda bastırmış ve yakın çevresine ve arkadaşlarına göndermiş. Güzel bir yöntem her anlamda. Ben de o şanslı kişilerden olmuş bulundum Selim Hocam sayesinde, kendisine teşekkürü borç bilirim.

Ben bu kitabı beğendim!
Bir sürü anlamda.
Bir kere, çok güzel çözümler sunuyor bu kitap, arkasında da muazzam bir bilgi birikiminin olduğunu hissettiriyor. O yüzden ben de elimden geldiğince konu başlıklarıyla listelemeyi daha yerinde buluyorum.
Şöyle de uyarmalıyım ki, ben 1982 doğumlu bir gencim. Maalesef 90’larda çocuk olan nesildenim. Ancak benim neslimle ilgili bir sürü umuda sahibim. Biliyorum ki Avrupa’nın en genç nüfusu Türkiye’de ve her anlamda, benim yaşıtlarım bu ülkedeki gidişatı değiştirecek. Buna yürekten inanıyorum. Naifliğime verin, gençliğime verin, bilgisizliğime verin, idealizmime verin.
Kendimden de bahsedeyim de tam olsun.
Benim de annem ve babam bir siyasi görüşe mensuptu. Hatta bu sayede tanışmışlar ve evlenmişler. Bu meselenin ben ve kardeşlerim için ters bir durum oluşturmaması ise evdeki onların mensubu olduğu görüşe dair olan kitapların “az”lığı ve karşıt-görüşün kitaplarının fazlalığından ileri gelir. Yani evimizde karşıt-görüşün kitapları daha fazlaydı. Bize, ebeveynlerimiz tarafından, onların da isteminin dışında olası “baskı”, bu şekilde “emilmiş” oldu. Biz onlardan dinlediklerimizi, karşıt-görüş ile ilgili bilgilerimizle harmanladık ve ortaya da her şeyi okuyan 3 kardeş çıkmış oldu. Annem ve rahmetli babama o kadar teşekkür ederim ki bu yaptıkları için, hepimizin de bu sayede görüşleri oluştu ve zamanla da oturdu (umarım oturmuştur).
Siyasi anlamda, ayrıca ülkemizin yakın tarihine de çok büyük bir ilgi beslerim ve çokça kitap okudum bu konuda da. Her türlü görüşe mensup her türlü kitabı okudum. Okuma-yazmayı 4 yaşında öğrenen bir adama da bu yakışırdı zaten, gurur duymamam için bir sebep göremiyorum, çünkü aklımı ve zekâmı kullanabilmem için, öncelikle onların varlığını kabul etmem ve buna inanmam gerekir. Belki düşündüğüm kadar akıllı veya zeki olmayabilirim, ancak yine de bir miktar da olsa öyleyim ve bu yüzden de onlara inanmamın gerekliliğine inanıyorum.
3 kardeş olara dini altyapımız ise aynen yukarıda anlattığım mesele kadar güzel anlatıldı bizlere. Hayatımın belli dönemlerini, belli şeylere inanarak geçirdim. Bu sayede de şimdi birçok şeye inanır oldum. Mesela ben “mutlak kader”e inanıyorum. İrade yok benim için, Tanrı’nın bana benim için çizmiş olduğu kaderden başka hiçbir şey yok ve bu bilgiye de körü körüne ulaşmadım, fizik okudum çünkü. Zaman kavramını izafi olarak ele aldığımda, ortaya bu mutlak kader sonucu çıktı ki, mantığımı böyle kurdum ve memnunum. Ruh’a inanıyorum, enerjiye inanıyorum, Buddha’ya inanmıyorum ancak Buddha’ya inanan her bir kişiye inanıyorum ki benim için güzellik, zaten burada. Post-modernizme inanıyorum, ancak pozitivizme de inanıyorum.
Bir de bu işin ekonomi yanı var efendim. Benim babam, 90’dan önce, birçok gazetenin de, ülkedeki ve dünyadaki gelişmelerin İMKB’ye nasıl etki edeceğini sorduğu, ünlü ve başarılı bir “borsacı”ydı. Bu sayede makro-ekonomi, mikro-ekonomi, bilanço, analiz gibi bir sürü incelemeyi genç yaşta öğrendim. Aynı zamanda babam Bezmenzedelerdendir, milyon dolarlar kaybetti. Zaten hayatımın bu yolu alması da oradan ileri gelir. Kahvaltılık alamadığımız için, okula giderken az şekerli reçel ve ekmek yedirdi annemiz bize. Ancak hiçbir zaman beyaz gömleğimiz kirli ya da ütüsüz göndermedi. Bana şekilci diyen arkadaşlarım da utansın böylece. Yazmaktan ufacık beis de görmem. O beyaz ve ütülü gömleklerin ne denli önemli olduğunu o yaşta anladım ve geçen seneler boyunca anneme daha iyi bir evlat olmak için çalıştım ve başarılı olduğumu da düşünüyorum. Babam, ruhu şad olsun, büyük adamdı, Güven Borça’yı tanımam ama babam her şeyi bilirdi, anlatırdı, sıkılmazdı.
Güven Hocam, kitabında kendinden bahsettiği için, ben de kendimle ilgili birkaç “ipucu” vermeyi uygun gördüm, bu sayede “kitap” hakkında yapacağım yorumların altyapısında neler olduğu daha rahat anlaşılabilir ve kitabı hangi birikimde eleştirdiğim ya da övdüğüm de daha aşikâr olacaktır.
Şimdi ben hiçbir işi Güven Hocam kadar iyi bilmiyorum. Aslında hiçbir şeyi hiçbir kimse kadar bilmiyorum. Daha çok okuyorum, öğrenmek için. Her gün yaklaşık 180 farklı blogda “pazarlama” takip ediyorum. Rahmetli babamın, bu konuda da bir yorumu var hatta. Demişti ki bir gün bana: “Sen tasarımcı değilsin, fotoğrafçı da değilsin, şanslısın bu konularda sen sadece. Ancak sen pazarlamacısın, senin elinden “mal” kurtulamaz, insan satamayacak kadar da süper-ego sahibisin”. Bu süper-ego konusu önemli, ufaktan açalım.
İnsan, ilkel benlikten öte hiçbirşeye sahip olamazdı. Beğeniler ortaya çıktığında (dünyanın hangi zamanında ortaya çıktığı bilinemez) ise işin rengi değişti, ego oluştu. Ego, düşünülenin aksine iyi bir şeydir, insana, nasıl oturması kalkması gerektiğini anlatır en kaba tabirle. Süper-ego ise bunun üstüne “ahlak”ın eklenmesidir. Kapatalım parantez.
Ufacık bir şeyden daha bahsetmek isterim, bu sayede sokaktaki insanı nasıl tahlil ettiğimi de anlatmış olacağım. Ben Aksaray’da doğdum, büyüdüm. İstanbul, Aksaray. 12 yaşıma gelene kadar Aksaray örnek bir yerdi, ancak maalesef daha sonrasında Doğu’dan gelen göç dalgasının en uç darbelerini de Aksaray aldı. Bizim oralarda suç oranı arttı, uyuşturucu, beyaz kadın, hırsızlık, ne ararsan vardı. Her gece Teksas sizin anlayacağınız. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, ben hümanistim ama dönüp baktığımda ülkedeki cezaevlerinin %80’ini, İstanbul’dakilerin ise %95’ini Doğu’lular doldurmaktadır. Kimse de bana kızmasın rica ederim, bu noktada bir tartışma yaratma amacında değilim. Anlatmak istediğim, orada gördüklerimiz, bizi biz yaptı, beni ben yaptı.
Şimdi Güven Hocam yazmış, haklı birçok konuda. Zaten bir kendini-tatmin kitabı olduğu ilk sayfadan belli. İşlediği konuların her biri de Türkiye ölçeğinde, konuya dışarıdan bakmadığını görüyorum. Örneklemeleri dışarıdan olabilir ama Türkiye, yakın tarihinde “iletişim” konusunun önemini öğrenememiştir, bu konuda Hocama katılıyorum.
Öncelikle, siyasi meseleden konuya girmek istiyorum, manifestoya hazır olun, amacım Hocama laf çarpıtmak değil, bizim kuşağımızda nasıl göründüğünü irdelemek.
Şimdi Hocam, biz biliriz ki, sizin kuşağınızda “particilik” yapanlar, bugün reklamcı olmuşlardır. Sırça köşkte otururken, halkı anladığınızı hiç ama hiç düşünmüyorum. Hele ki gençliği anladığınız konusu, asla!
Duruş önemlidir Hocam, kitabınızın önsözünde bahsettiğiniz şekilde, kitabı yazmanızın sebebini “anlaşılamamak” olarak nitelendirmişsiniz. Şimdi önümüzde çok güzel örnekler var bu konuyu açmak için. Ahmet Hakan Coşkun’u ele alalım mesela, ama uzun uzadıya tartışmayalım aman. Eskinin solcusu, bugünün “ılımlı İslam”cısı (ne demekse?). Anlaşılamamanızın sebebi, acaba duruşunuzdan olabilir mi? Duruşunuz, insanların sizi dinlemesini engellemiş olabilir mi? Bu yüzden de anlaşılamamış olabileceğinizi hissetmiş olabilir misiniz?
Kitabın sonunda, hayatınızda siyasi olayların geçtiği bir zaman diliminde neler yaşadığınızı anlatmışsınız. Bu konu, orada “sakil” duruyor mesela. Neden anlattınız ki bunu? Acı çektiğinizi mi düşünüyorsunuz? Ne yani, bizden, yani o olayları hiç yaşamamış olanlardan, sizin için sempati ya da empati duymamızı mı bekliyorsunuz? Biz büyük buhranı görmemiş olabiliriz ama biz de “hamburger kuşağı” diye ısrarlı bir şekilde nitelendirildikten sonra, sindirilmiş bir nesiliz. Uykumuzdan uyandığımızda bize acı çektirmeye çalışanları ezecek kadar da güçlüyüz. Şahsen, o yazdıklarınız benim acı çekmemi sağlamıyor. Daha sorgucu ilerlememi sağlıyor ve diğer konularda yazdığınız birçok görüşünüzü üzerine kara bulutlar getirmemi.
Bunun, markalama ile olan ilişkisi nedir ayrıca?
Bitmiş, sinmiş, silinmiş bir zaman diliminden bahsediyorsunuz. Bir daha hiçbir zaman aynı şekilde yaşanmayacak bir dizi görüş ayrılığından ve bu konudaki hatalı olduğunuzu düşündüğünüz his ve düşüncelerinizden bahsediyorsunuz.
Evet, ben de sizin gibi bu insanların “sakil” Atatürkçü yaklaşımından rahatsızlık duyanlardanım, ancak bu konudaki görüşlerimi açıklamak için örneklememi türbanlılar üzerinden yapamam ki. Bir “pazarlama düşünürü” (kullanımım mazur görülsün, ne de olsa düşünüyorum bu konuda, naçizane) olarak beni, bu konular hiç enterese etmiyor. Ediyorsa da etmiyor Hocam, dikkatli okuyun beni. Kendimi açık edeceksem hedef kitlemi daraltırım çünkü. Eğer tartışmalı bir konudaki fikirlerimi söyleyeceksem, bu benim hedef kitlemi, aynı konuda benim gibi düşünen “marka patronları”ndan daha ileriye ulaştırmayacaktır. Sizin tuzunuz kuru olabilir ama benim henüz değil. Kazandığım onca parayı (inanın çok para), çocukluğumdan dolayı çabuk harcadım, parayı bir şey sandım, ayırt edici bir özelliği olduğunu düşündüm. Ancak yokmuş. Benim bir dikili ağacım bile yok, ancak adımın Fatih olduğunu bildiğim gibi iyi bildiğim bir şey varsa, o da kendimi prezente edebildiğimdir ki, bu paradan daha değerlidir benim için. Bugün benim yaşıtlarımı “para”ya sürükleyen kuşak da sizin kuşağınızdır, bu konuyu da sabaha kadar tartışırım.
İşte elimizde bu gibi veriler olduktan sonra, sizin markalama konusuna getirdiğiniz siyasi yaklaşım, bence (hadi “benim kuşağımda” diyeyim de bir genelleme yapayım) olmamış. Yeni nesil bu konuya daha farklı bakıyor. Yakın tarihi öyleli-böyleli (görüş-karşıt görüş şeklinde) okumamış olanlar da, sizin savurduğunuz kılıcın arkasına geçmiş, onları da koruyup bu şekilde cahilleştirdiğinizi düşünüyorum. Fraksiyon, her anlamda “bölmek” demektir. Kitabınızda bu konuya neyse ki markalama anlamında değinmişsiniz, ancak peşinden bir de siyasi anlamını katmışsınız ki, aslında bölücü olan da yorumlarınızdan ve yaşıtlarımın ve benim görüşlerinden dolayı sizlersiniz.
Bu yüzden “self-presentation” anlamında kendinizi neden bu şekilde konumladığınızı anlamıyorum. Aniden yapılmış olduğu için de, içimdeki sorgucu kişilik ortaya çıkıyor ve soruyor: Neden?
AK Parti ve Akepe meselesine ise hiç girmek istemiyorum, bana göre değil. Ancak Cehepe, Tekape, Mehepe ve birçok örnek varken ve modern zamanda “AK Parti” “giydirme”si her zaman doğru yapılmış olduğunu düşündüğüm bir “markalama” olmasına rağmen, Akepe demekten de kendimi hiç alıkoyamamış olmam, içimdeki ironik ve sarkastik yapıdan kaynaklanıyor olabilir. Ama dediğim gibi, bu konuya girmeyeceğim.
Dijital dünya, her zaman dünyanın dönüş yönünde dönmüyor. İhtimal, zamanla tersine de dönüyor, döndürüyor. Bu bahsettikleriniz, işte bu yüzden dijitalleşen dünyaya ayak uyduramıyor, meseleyi küçültünce de Hocam (Türkiye’ye indirgeyince), yetersiz kalıyor.
Bir ara, sahada gördüklerinizden bahsetmişsiniz, gerçekten merakımdan, hangi sahayı gördünüz Hocam? “Beyaz Türkler” diye bahsettiğiniz kesimin sahaları mı? Beyaz değilse ne renk bu Türkler, pardon? Anlamadığım, bu siyasi bölücülüğü markalama ile nasıl bağdaştırdığınızdır. Şimdi, bir de şu soru geliyor ki peşinden, peki siz hangi kesime mensupsunuz? İşte cevapsız bıraktığınız bu siyasi sorular da, markalama anlamında size duyduğum güveni sallıyor, temelden.
Sizin de bahsettiğiniz şekliyle “poster kampanyası”ndan daha öteye gidemeyen “Kriz Varsa, Çare de Var” kampanyası, eski kafalılığınızdan dolayı bu hale gelmiştir, ki aslında çok doğru ve yerinde bir kampanya olduğunu düşünüyorum. Ancak, “poster kampanyasından daha ileri gidemedi” demişsiniz, sebebini ise belirtmemişsiniz. “Ben eski kafalıyım” demek çok mu zordu? Ne var yani, birçoğumuz birçok şeyi bilmiyoruz, bu bizleri daha az profesyonel yapmıyor ki, daha az bilgili yapıyor. Çözümü de kolay: okumak ve yorumlamak.
Hocam, birçok görüşünüze katılıyorum kitaptaki, çok doğru buluyorum söylediklerinizi, “Türkiye’nin krizden çıkış reçetesi” ya da İstanbul hakkındaki görüşleriniz gibi. Çok doğru ve yerinde örneklemelerle çok güzel konulara parmak basmışsınız.
Bahsettiğiniz birçok konuda yazmak istediklerimi siz yazmışsınız. Ne bileyim, ben kendi tarzımla, sizin bu yazdıklarınızı iletişim ve toplum psikolojisi ya da sosyoloji ile birleştirmeye çalışırdım yazarken. Gün gelecek, ben de yazacağım bu konulardaki görüşlerimi. Şöyle ki: ben de kendi “personal branding”ini her daim yapmaya çalışan biriyim, vizyonumu gösteriyorum şimdi, ancak sıra misyona da gelecek. Ülkem için çalışıyorum çünkü, yaptığım her şeyi de ülkem için yapıyorum.
Yanlış giden pek çok konuya benim de diğer “düşünen” yaşıtlarım gibi çözümlerim var ve bunun için ilerlemem gereken bir yol var. Ancak bu yolda ilerlerken “compromised” olmayı göze almıyorum (compromised = gölge düşürme anlamına gelse de, güven sarsılması olarak kullanılabilir). Çünkü belli konulardaki görüşlerim, başka konularda belirttiğim fikirlerimi ve görüşlerimi yiyecektir de ondan. İşte bu yüzden de sizin “compromised” olduğunuzu düşünmeden edemedim kitabın son sayfalarında. Öyle ki, bazı bazı başlangıç ve orta sayfalarda da işaretleri almıştım.
Ya da belki de mesleki deformasyondur, bilemiyorum.
Geçenlerde, bir arkadaş ortamında, sizin yanınızda çalışan biriyle tanışmıştım. Sanırım yaşı benden gençti ya da belki benden 1 yaş büyüktü. Ancak onunla ilgili hatırladıklarım “Social Skill”lerinin yetersiz olduğu ve “Strateji” konusunda da donanımsız olduğuydu. Hangi markaydı tam hatırlamıyorum, “Şölen” olabilir, ancak ikili bir tartışmaya girdi benle o marka konusunda, ezdim kendisini. Eksik “tasarım” bilgisi, şişirilmiş ilkel benliği ve ukalalığı ile gönlümde yer etmiş olacak ki, kendisini örneklemeyi seçtim şimdi. İsmini vermeyeceğim, ancak onun bu yazıyı okuyacağından eminim, umarım yorum da yapmaz, onunla bir ikili tartışmaya daha girmeyi, aman, hiç istemiyorum.
Benim kuşağımdan o çocuk Hocam. O çocuk benimle aynı kuşaktan ve eğitimli bir de. Reklamcılık eğitiminin, reklamcı olmak yolunda “one and only” yol olduğunu düşünüyor kendisi, onu da öğrendim. Şimdi Hocam, o çocuğu siz yetiştirdiniz, sizden duyduğu kulaktan dolma, ancak altyapısı olmayan siyasi, politik ve kuralcı bilgilerle orada burada atıp tutuyor demek ki.
Bence teorisyenlik yerine, bildiklerinizi öğretme vaktiniz gelmiştir. Bize size açız. Bunu bilin. Tüm samimiyetimle söylüyorum, ben size açım. Bilgiye ve zekâya her zaman hayranlık besleyen bir genç olarak, sizi kullanmak ve sizi sömürmek isterim. Ancak biliyorsunuz ki, sadece kendimce yorumlayabildiklerimi ve bana mantıklı geleni sizden alacağım. Bu yüzden de öğretici bir rolünüz olmalı.
Bu konuya da nereden vardığımı hemen söyleyeyim: kitabınızda yazdığınız kişisel düşünceleriniz, kendini-tatminden daha ileriye gidemiyor. Yani, sizin seneler önce yaşadıklarınıza geri dönmeniz, benim de görüşlerimi yazmaya başladığım yere geri dönmemi sağlıyor. Bana adım attırmıyor, ilerleyemiyorum.
Mesela bu konu ile ilgili bir de teorim var, örneklememi ise iPhone ile yapacağım. iPhone isimli ürünün bu denli popüler olmasının nedeni, bence “Slide”dır. Hareketi hayal edin, sol elinizde iPhone, sağ elinizin işaret parmağıyla iPhone’unuzun tuş kilidini açarken soldan sağa, ancak “ileri”yi gösterecek bir hareket yapıyorsunuz. İşte bu “ileriyi gösterme” durumu iPhone’u popüler bir cihaz yapar ve sosyal fenomen haline getirir. Çünkü modern insan “motion sickness”a yakalanmıştır. Hareket etme hastalığı. Modern insan duramaz, ilerler. Teknoloji ilerler, sosyal yapı ilerler, para ilerler. Her şey ilerler. iPhone, bu konuda incelenecek en önemli “gizmo” yani “zımbırtı”dır. Bu konulardaki vizyonlarımın hepsini, diğer yazılarımı okuyarak öğrenebilirsiniz.
Fikir beyan etmekteki güzellik, başka hiçbir yerde bulunamaz. Sizi dinleyen bir kitleniz varsa (aynen kitapta bahsettiğiniz gibi) oh, ne güzel. Ancak, gelin dinleyici kitlenize eğitici bilgiler verin. Nasıl ki “Bu topraklardan dünya markası çıkar mı?” kitabınızda bizi bilgilendirdiniz, keşke bu kitabınızda da bizi bilgilendirme yoluna gitseydiniz.
Yarattığınız skandal, kendini bitiriyor, aynen post-modernist düşüncenin söylediği gibi, için için kaynıyor, patlıyor.
“Sokal Hoax”dan bahsetmek isterim size.
Kendisi bir pozitivist olan Fizik Profesörü Alan Sokal, 1996 yılında o zamanların en etkili ve saygı gören post-modern kültür çalışmaların yayınlandığı Social Text isimli dergiye bir yazı gönderir. Yazısının başlığını da “Transgressing the Boundaries: Towards a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity” olarak yazar. Yazının içeriği ise “kuantum yerçekiminin sosyal ve dilsel etkileri olduğu”na dairdir.
Sokal, bu yazıyı bir auto-editor’e yazdırmıştır. Yani Sokal bir bilgisayar programına anahtar kelimeleri vermiştir ve bu bilgisayar programı da bir “academic nonsense” (akademik anlamsızlık) oluşturmuştur. Social Text dergisi, bu yazıyı yayınlamıştır, üstelik de konunun profesörlerine yazıyı okutmadan, savunduğu meseli anlamadan. Yazının yayınlanması, post-modern çevrelerde hem içerik anlamında saygınlık hem de şaşkınlık yaratmıştır. Çünkü Sokal, post-modernist düşünceden nefret etmesi ile bilinir. Kuralcıdır o, anlam arar.
Bunun üzerine Sokal da Lingua Franca isimli dergide, yaptığının bir kandırmaca olduğunu söylemiştir. Social Text dergisinin bir sayısı daha olmamıştır. Dergi kapanmıştır. Her ne kadar Sokal post-modern düşünce sistemini yıktığını düşünüyor olsa da (belki) aslında kendini tatmin etmiştir.
Şimdi yukarıda anlattığım bu hikâye, bize birçok açıdan anlam ifade edebilir.
Öncelikle, Güven Hoca’nın yazdıkları bir “academic nonsense” midir? Hayır efendim, değildir. Peki, süregelen anti-görüşleri yıkmış mıdır? Hayır. Peki Güven Hoca hangi görüşe yakın durmuştur? Hepsine. Peki, uygulanabilirlik konusu? Sorunlu. Rambo? Evet.
Şimdi ben kitabı beğendim diyorum. Kafamı açtı kitap efendim. Her şeyden önce beni bu yazıyı yazmaya sevk etti. Ancak kendi görüşlerimin bir uygulanabilirliği var mı? Yok, tabii ki.
Baudrillard’ın kendi ürettiği “Simülasyon Kuramı”nın uygulanabilirliği ile ilgili görüşlerine gidiyor aklım, tekrar. Baudrillard, uygulanabilirlik anlamında hiçbir fikri olmamasını, fikir üretmesine bağlıyor. Tipik bir post-modern.
Şimdi, Güven Hocam’ın markalama yaptığını ve ajans sahibi olduğunu biliyorum. Öyleyse, bu işlerin ikisini de yapıyor. Hem teori, hem pratik. Ama olmaz ki.
Yazımı bitirdim, sanırım sert giriştim, affola. Ben Hocam’a eski kafalı derken bir hakaretin peşinde değildim. Hiçbir kelimemde, cümlemde hakaretin peşinde değildim. Belki doğru kelimeler olmayabilir kullandıklarım, ama aklıma ilk gelenleri. Dediğim gibi, kitabı ve içindeki birçok görüşü sevdim, ancak “compromised” bir durum oluştu içimde, paylaşmak istedim. Ve bence herkes de okumalı, kitabın alt metinlerinde geçen her şey de başka bilgi kaynaklarından bulunmalı ve okunmalılar.
Yine de ben bu kitabı beğendim! Kafamı açtı! Ben Güven Hocam’ı da severim, ondan öğrenecek pek çok şeyim var. Onda da eminim ne hikayeler var! Kimseninde bu yazının altına kişisel yorum yapmasına izin vermem, kitabı okuyan, konuya uygun yorum yapsın, rica ederim.
Ayrıca, neden bilmiyorum, kitabı okurken ve okuduktan sonra, içimde şöyle bir his oluştu: “Benim bu yazdıklarımın hiçbir önemi yok aslında Güven Hocam için, okuyacak belki ve gençler takılsınlar” diyecek. Neden bilmem, kitabın alt metninde böyle bir his oluştu içimde, umarım utanırım.
Ancak hepimiz iletişimciyiz. Aksaray’daki o uyuşturucu satıcısı bile. Neyi sattığını ve nasıl satması gerektiğini bilmese, onca uyuşturucuyu nasıl satardı ki?
p.s.: Selim Hocam bana çok kızacak!
Güven Borça’nın “İleri Dönüşüm Kutusu” Kitabı Hakkındaki Görüşlerim
Bu yazıya yapılan yorumları RSS beslemesi ile takip edebilirsiniz.










![Okuyucularımıza Hediye: Yeni Medya’nın Felsefesi [E-Kitap]](http://www.mesgulsinyali.com/wp-content/uploads/2010/08/e-kitap.jpg)
Yorumların için teşekkür ederim sevgili Fatih. Benim için yararlı oldu. Keşke bu satırları yazdığın gün bana da gönderseydin; kitapta bazı yerleri değiştirebilirdim. Kitabın ilk baskısını alan bir kaç yüz kişinin yaklaşık yirmisinden yorum-eleştiri aldım ve kitapta revizyonlar yaptım. Raflara bu hafta çıktı.
“Neden yorumlarımı burada görmedin hocam?” dersen, “”sahadaydım” derdim. Yukarıdaki uzun yazıda beni sinirlerndiren tek şey saha konusunda söylediklerin oldu. Değil yüzlerce, on tane bile pazarlama blogunu düzgün takip edemiyorum ama çalıştığım her müşterinin fabrikalarını, bayilerini, satış noktalarını ve rakiplerini geziyorum. Yaptırdığım yüzlerce kalitatif araştırmanın tamamını ayna arkasından bizzat izledim ve ayda hala 10-20 liralık akbil tüketirim. Maça giderim. Bu memlekette biraz adı duyulmuş tüm perakendecileri görmüşlüğüm, oturmuşluğum vardır. Güncel sosyetik mekanların ise yüzde onuna ancak gitmişimdir. O yüzden sahaya girme, mahçup olursun.
Siyasetle ilgili görüşlerimin bölücü değil birleştirici olduğunu zannediyordum. Anlaşılamadıysam sorun bendedir. Özal nesli veya seksen kuşağıyla ilgili yorumlara hiç katılmadım. Tam tersine reklamcılıkta 3 kuşak teorimle esas işi size havale ettim çünkü biz bu işi yarı yolda öğrendik. Size güveniyorum. Eski hikayelerimi anlatmamın tek sebebi politikaya göz kırpmamdır. Bu alanda verilebilecek (tercihan profesyonel) bir hizmet için geçmişim/hikayem var demek istedim, sizin nesle ayar vermek niyetinde değilim.
Bizde çalışan o arkadaş, hem tasrım yapabilen hem de kar-zarar tablosu hazırlayabilen nadir insanlardndır. Senin gibi, benim gibi, hepimiz gibi o da zamanla daha da olgunlaşacak. Kriz kampanyasıyla ilgili söylenecek çok şey var, zamanı değil. Ama özünde haklısın. Tonu yakalayamadık.
Yıllardır pazarlamayı Nike, Coca Cola, İphone üzerinden değil, sokaktaki markalarımız üzerinden anlatmaya özen gösteriyorum. Yukarıdakileri hafife aldığımdan değil, daha ilerisini görmeye çalıştığımdan. Referanslarımı da içeriden bulmaya çalışıyorum. O yüzden son bölümde söylediklerini anlamadım. Ya da ilgimi çekmedi diyelim. Bir şey diyemeyeceğim.
Yürekli yorumların için tekrar teşekkürler.
Güven Borça
Beğendiniz mi?
0
0
Hocam merhaba.
Öncelikle teşekkür ederim yorumunuz için. Şu anda cevap yazamayacak kadar yoğunum, ancak bu akşam detaylı bir cevap yazmış olacağım.
Teşekkür ederim.
Beğendiniz mi?
0
0
Ve onca zaman sonra, nihayet size karşı cevap yazabiliyorum.
Zamanım olmadığı gibi bir bahane üretmeyeceğim hocam, çünkü zaman yaratabilirdim, ancak aklıma geldiğinde zamanım yoktu diyebilirim. Lütfen affedin.
Bilseydim ki eleştirimi böylesi alçakgönüllülük ve ustaca yanıtlayacağınızı, dilimi yumuşatmaya çalışırdım, elbette ki ben de büyüklerime saygısızlığı adet haline getirmiş biri değilim. Ancak kitap bittiği anda yazmaya koyuldum ki, duygularım kaybolmasın diye. Umarım tutkumu anlıyorsunuzdur.
Saha konusunda madem öyle ki mahçup olurum, ben de o konuya girmem ve sözlerimi biraz da olsa geri çekerim. Ancak düşündüğüm birşey var ki, yeni nesil olarak bizler daha çok sahaya inmeliydik. Apolitik yetiştiğimizi söyleyen tüm o çokbilmişliklere, aslında tek bir kibrit çakmak anlamında uzağız (yani yakınız). Biraraya getirilmemiz lazım, birleşme çağrıları göndermemiz lazım ve birleşme naraları atmanız lazım. Ben o anlamda bir bölücülük gördüm ve düzeltilmesini bekledim ve hala bekliyorum. Yurdum insanını bağlayacak iplik çok inceldi. Özellikle bizim piyasamızda ise o ip kopmak üzere.
Canım ülkemden dünyanın en iyi 5 yaratıcı yönetmeninden biri olarak Karpat Polat çıkıyor ve bizim piyasanın buna verdiği tek tepki “çekememek” oluyor. Bunların tamamının üzerine işte, bizim de burada, tam da Meşgul Sinyali’nde üzerine düşmeye çalıştığımız mevzu “birleşme”dir.
Şimdi birleşmeden dem vururken, zaman zaman bizim de ayrılıkçı yaklaştığımızı görebilirsiniz, o yüzden de eklemeliyiz ki bu “birleşme” “akılcı” olmalıdır.
Eski hikayeler konusuna ben bir daha girmeyeceğim, nitekim kitabı okumamın üzerinden zaman geçtiğinden dolayı, yazımda paylaştığım tutkuyu şu anda paylaşmıyorum. Ancak yine de o siyasi meseleleri kitaba yansıtmanızın sebebi mademki “siyasete göz kırpmanızdır”, öyleyse ben de orada biraz nefer olayım ki size, doğruya yanlışa bakarken belki farklı bir fikire ihtiyaç duyabilirsiniz.
Sokaktaki markamızda iş yok hocam, sokakta markamız da yok. 8 sene önce “Burası Türkiye, yok öyle” derken, şimdi dönmüş “Burası İstanbul”a. 8 sene sonra da gelecek denilecek ki “Burası Beyoğlu”, “Burası Alibeyköy”.
Yani diyeceğim o ki, sokaktaki markamız hala “kalite” üzerinden ilerliyor, sizin de eleştiriyor olduğunuz gibi gerçek anlamda “etkili” ve “verimli” bir markalama koşuşturması göremiyorum. Çok az marka da görüyorum bunu, onlar da zaten artık sokaktaki markalar değiller.
Şimdilik öyle hocam, ne diyeyim işte başka? Elinize sağlık demiştim, bir kere daha tekrarlayayım: “Elinize Sağlık”.
Beğendiniz mi?
0
0